Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3

Konu: Gotik üslup

  1. #1
    Bölüm Yöneticisi N.SEZGİN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07-03-2008
    Mesajlar
    87
    Thanks
    122
    Thanked 67 Times in 38 Posts

    Thumbs up Gotik üslup

    Gotik tarz ve tekniği ile yapılmış bir tapınağa doğru yürürseniz, ilk
    önce onun; gök boşluğuna atılmış oklara benzeyen tepelerini, sivri ve
    ince yapılı kulelerini; bu kulelerin etrafında küçük küçük ve hepsi
    de sivri uçlu; pekçok kulecikten meydana gelmiş olduğunu görürsünüzfficeffice" /><O></O>

    Bu görünüşü ile bu tapınağı, bir ormana benzetirsiniz. Tapınağın
    kuleleri ve kuleciklerini de sanki, ağlayan yeryüzünün, boşluklara
    haykıran yeryüzü insanlarının göklere kaldırılmış ellerinin
    parmakları imiş gibi hayal edebilirsiniz. Bu görünüş üstünde her şey,
    sanki, vücutları katılaşmış, sesleri donmuş insanların haykırış ve
    çığlıklarıdır. Bütün kuleler ve kulecikler, sanki "göklere yalvaran
    ve göklerden imdat isteyen" insanların maddeleşmiş dualarıdır. Bu
    kuleler ve kulecikler; sanki Tanrı'ya el açmış. O'ndan mucizeler
    bekleyen milyonlarca insanın elleri, başları ve gövdeleridir.
    Anıt-tapınağı tamamıyla yaklaşınca; onun her yanındaki duvarlarının
    uzunlukları boyunca, dış taraftan birer destek ve dayanak olmak için,
    yer yer taş duvarlarla pekiştirildiğini görürsünüz. Tapınağın asıl
    duvarları ise; yerden yukarı doğru, diklemesine öyle yükseltilmiştir
    ki; ilk bakışta, bu duvarlar, insanda, sanki yakılacakmış gibi bir
    korku uyandırmaktadır. Ve, belki bu korkuyu gidermek için, tapınağın
    mimarları ve yapıcıları; bu duvarları, dıştan yer yer, ayrı birer
    dayanak ve destekle ve adeta birer koltuk değneyi şeklinde, büyük
    taşlarla örülmüş güvenlik duvarlarıyla asla yakılmayacak bir duruma
    getirmişlerdir. Ve, sanki bu tedbirle de, tapınağın duvarlarına bakan
    insanlarda, ilk anda uyanan yıkılma korkusunu gidermek istemişlerdir.
    Bu düşünce, gerçekten, büyük bir anlam taşımaktadır. Bu tedbir, kendi
    kendilerine ve tek başlarına ayakta duramayan ve mutlak surette
    başkalarının desteğine ihtiyaç duyan o zamanki insanların
    güçsüzlüklerini anlatan apaçık ve somut bir belirti sayılacak
    anlamları hatırlatmaktadır.
    Tapınakların dış duvarlarına örülmüş bulunan çok sağlam, taş destek
    ve dayanak duvarları ise; tapınaklar gibi, o çağ insanlarının da,
    koltuk değneklerine, başkalarının yardımlarına ve ansızın belirecek
    mucizelere ihtiyaçları olduğunu anlatan birer belge değerindedir.
    Tapınakların duvarlarından başka, kornişleri de- tuhaflıklarıyla-
    dikkati çekmektedir. İnsan, bunlara bakar bakmaz; hepsi de acayip
    biçim ve şekilleri ile insana; çok çirkin suratlı yaratıkların -
    birer hayalet gibi- oralarda dolaşıp kaynaştıklarını ve korkunç
    bakışlar ve hareketlerle kendisine saldırmak ister gibi işaretler ve
    davranışlar yaptıklarını görür gibi olur. Bu acayip şekillerdeki
    korkunç hayaletler; insanı ve insanın bu dünyadaki hayatını -baştan
    sonuna ve doğumundan ölümüne kadar- dolduran ve öteki dünyaya kadar
    izleyerek peşinden koşup gelen korku ve dehşet'lerin sembolü
    sayılabilir. Tapınak içindeki sütunlar, sizin üzerinizde, ilk bakışta
    ucu-bucağı yokmuş anlamını aklınıza getiren, tapınağın bütün iç
    alanını, bir orman gibi doldurulmuş etkisi yapar. Tapınağın içi; çok
    büyüktür, çok geniştir ama; insan burada dolaşırken bir darlık, bir
    sıkıntı duygusuna kendini kaptırır; sıkıntı içinde kalır; nefes
    alamaz gibi olur. Burada, insanın içini kaplayan sıkıntı duygusu;
    dünyada karşılaştığı ve ömrü boyunca karşılaşacağı türlü engelleri,
    setleri, yamaçları, inişli çıkışlı yolları ve uçurumları, başına
    gelebilecek belaları ve musibetleri... Ve, sayısız engelleri
    hatırlatan birer sembol olarak kabul edilebilir.
    Tapınağın damları ve kubbeleri; -Salisbury Cathedrali'nde olduğu gibi-
    oklar şeklinde inceltilmiş ve sivritilmiş demiştik. Pencereleri de
    öyledir. Tapınağın dışında ve içinde görülen her şey; tapınağa giren
    insalar gibi; gökyüzü boşluğuna doğru uzanmıştır. Tapınağın
    pencerelerine doğru baktığınız zaman; hayret etmekten kendinizi
    alamazsınız. Sayısız denilecek kadar çok pencere görürsünüz. Ve
    bunların hepsi; büyük çapta tutulmuştur, yüksektir ve neredeyse
    tapınağın iç duvarları kadar geniştir. Fakat buna rağmen; tapınağın
    içi loştur ve adeta karanlıktır. Hatta, en aydınlık ve güneşli
    günlerde bile güneş ışınlarını içeriye yansıtamamaktadır. Bunun
    nedeni: Pencerenin renkli camlarla kapanmış olması ve ayrıca;
    pencerelerin içlerine de türlü dinsel biblolar, heykelcikler,
    resimler, levhalar ve tablolar konulmuş olmasındandır. Ancak; dıştan
    bol ışık yansıtmadıkları halde, tapınakların hemen bütün pencereleri;
    insanı şaşırtacak derecede güzeldir. Onlara bir kere bakan; gözlerin
    kolay kolay onlardan ayırmak istemez. Camların renkleri ve renklerin
    çeşit tonlarının yanyana getirilişi, eritilerek dökülmüş gibi, iç-içe
    uyumlu bir tarzda kaynaştırılmış olması! Bütün bunlar, insanda bir
    şiir, bir müzik dinliyormuş etkisi yapar. İnsan bunlara baktıkça,
    büyülenmiş gibi olur.

    <O></O>

    Ortaçağ tapınaklarını duvarlarına işlenmiş veya asılmış resimlere ve
    duvarların oyuklarına konulmuş heykellere, heykelciklere bakarsanız;
    bunlardaki figürlerin hemen hepsinin iç ve dış ölçüleri arasındaki
    uyuşmazlık, gözlerinize hemen çarpar. Heykeller; ölçüsüz derecede dar
    ve basık oldukları için, bir kalıba dökülerek elde edilmiş oldukları
    izlenimine kendinizi kaptırırsınız. Bunun nedeni; sanatkarların
    acemilikleri ya da heykeltraşların görünüşlerinin kusurlu oluşu
    değildir. Asıl neden; çok daha derinlerdedir: Bu durum bize; Ortaçağ
    insanlarının çok ağır ruhsal baskılar altında tutulduklarını,
    ruhlarının adeta ağır silindirlerle ezilerek şekilsizleştirildiği
    anlatmaktadır. Bu durum bize; çok ağır yaşama koşullarının, Ortaçağ
    insanlarına rahat bir nefes aldırmadığını; onları ezildiğini,
    boğduğunu ve bu zavallı insanların -kendilerine yapılan- bütün
    baskılara ve haksızlıklara hiçbir direnmede bulunamadıklarını, hiçbir
    karşı hareket yapamadıklarını; direnme yerine, kendi kabukları içine
    çekildiklerini, büzüle büzüle öz şekillerini kaybettiklerini;
    insanlıktan çıkarak birer "hiç" haline geldiklerine ve getirdiklerini
    anlatmaktadır.
    İnsan, bu heykellere baktıkça, Ortaçağ insanlarının yaşama ve
    varlıklarını devam ettirme koşulları karşısında duydukları korkuları,
    daha iyi anlar ve dehşet içinde kalır. Ve sonra; bu insanların İsa'yı
    niçin canlı veya tekrar dirildikten sonraki haliyle değil de, hep
    çarmıha gerilmiş olarak-resimde ve heykelde- göstermiş olduklarını
    daha iyi anlar. Aynı zamanda insan; Ortaçağ uluslarının "iyi"yi,
    niçin daima kötülükler ve şerefsizliklerle gizlediklerini; "gerçek"i
    türlü yalanlar ve riyalarla yoketmek çabasında olduklarını"; "güzel"i
    ve "güzellik"i, niçin hep çirkin ve iğrenç maksatlarla gözlerden
    saklamaya çalıştıklarını daha iyi anlar. Ve, ne acıdır ki, bu ruh
    çöküntüsü hali ile, ağır hayat koşulları içinde
    yaşarken "iyi"nin, "gerçek"in, "güzel"in ve "güzellik"in varlığından
    haberi daha olmaz. Ve, pek tabiidir ki; insan, ilk bakışta
    bunlarda: "İyilik'te, "gerçek'te, "güzel"de ve "güzellik'te"
    gizlenmiş bulunan değerleri ve anlamları kavrayamaz; etrafında
    gördüklerinden habersizmiş gibi yaşar ve hiçbir şeye sevinemez. Hep
    korku içindedir ve korku içinde yaşamaktadır. Bunun içindir ki;
    Ortaçağ'da yaşayan insanlar; tapınaklarını süslemede kullandıkları
    resim ve tasvirler arasında en çok "Korkunç Mahkeme", "Cehennem
    Azabı", "Ölüm Alayı" gibi sahne ve olayları canlandıran tablolara yer
    vermişlerdir. Buna bakarak denilebilir ki, Ortaçağ'ın biricik
    sembolü "Yaşayan İnsan" değil; "Mevla'nın Kafası" kabul edilmiş sözü
    de hikmet ve felsefenin temeli sayılmıştır.
    Bütün bu korkunç semboller, hep eski ve ölmüş Roma'dan artakalan
    gölgeler ve hayallerden ibaretti. Bütün bunlar; eski Roma'nın birer
    birer ezip yokettiği çeşitli değerlerin ve insan kişiliğinin
    gölgeleri ve kalıntıları idi. Yalnız bu kadar değil; o çağlarda,
    insanla beraber insanlık da yokedilmek istenmişti. İnsanın uyanık
    olması, gereken ruhu, tamamıyla uyuşturulmuş ve bu ruhun sahibi olan
    insan; boğulmuş ve ölmüş sayılacak derecede hareketsizleştirilmiş
    bayıltılmıştı. Ve, insanların gözleri; artık hiçbir şey görmemek
    üzere kapatılarak karartılmış; dimağları söndürülerek çalışmaz hale
    getirilmişti. Gözlerden başka, dimağları ve ruhları da karanlıklar
    içinde bırakılmıştı. Ama, bütün bunlar yapılırken, birşey
    unutulmuştu. Evet, unutulmuştu ki; insan ruhu denilen görünmez
    varlık, belki baskı altına alınabilirdi ve belki uzun süre baskı
    altında tutulabilirdi. Ama hiç bir kuvvet onu, kesin olarak öldüremez
    ve yokedemezdi. Bu nedenledir ki; ne Roma ne de Bizans, bütün
    baskılara rağmen insan ruhunu boğamamış, zehirleyememişti. Binlerce
    yıl sonra ve Ortaçağ'da dahi, Ortaçağ insanının ruhunu öldürmek,
    yoketmek şöyle dursun; ruhunu tamamiyle uyuşturmak da mümkün
    olamamıştı. Roma tarafından zincirlere vurularak kıskıvrak bağlanan
    insan ruhunun; günün birinde, bu zincirleri kırıp parçalayacağı da
    düşünülmemişti.
    Ve... Çok geçmeden o gün, geldi: Bunaltılmış ve bayıltılmak
    istenilen "insan ruhu" baskılarından kurtuldu; çok güzel görünüşü ile
    Hellada'nın dahi-bir zamanlar- ummadığı ve görmediği bir güç ve
    güzellikle meydana çıktı. Bu güzelleşmiş ve güçlenmiş ruhu sezen
    barbarlar bile- kötü alışkanlıklarını bırakmak ve barbarlıktan
    kurtulmak için-çaba harcamak zorunda kaldılar. Vaktiyle, Hellada'da
    ve Roma'da, bütün elemanları ve nitelikleri yavaş yavaş meydana
    çıkarılmış olan insan ruhunun güzellikleri tekrar yeniden keşfedildi.
    Böylelikle, Ortaçağ'ın ortalığa yaydığı-insanların ruhlarını karartan
    ve duygularını söndüren- yoğun kara bulutlar dağılıp artan bir hızla
    seyrekleşmeye ve bu olayla birlikte, insanların zihinlerinde bir
    uyanıklık belirmeye başladı.
    Bu; güzel bir başlangıç oldu: Ufuklar, yavaş yavaş açıldı. Kara
    bulutlar yavaş yavaş seyrekleşti. Ufuklarla gökler, güzel bir fecirle
    ağardı. Ortalık aydınlağa kavuşmaya başladı. Bunun arkasından da
    reform çağının parlak güneşli sabahı doğdu<O></O>

    <O></O>

  2. The Following User Says Thank You to N.SEZGİN For This Useful Post:

    ÖZG3 (07-07-2008)

  3. #2
    Bölüm Yöneticisi N.SEZGİN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    07-03-2008
    Mesajlar
    87
    Thanks
    122
    Thanked 67 Times in 38 Posts
    Gotik sanat, XII. yy.dan XVI. yy.a kadar, dört büyük dönemde gelişti. Birinci dönem, XII. yy.ın büyük bir bölümünü kapsar ve mimari çizgilerin genel görünüşünü hâlâ etkileyen roman sanatıyla gotik sanat arasında bir geçiş dönemi teşkil eder. Bu çağın en özgün anıtları Fransa'dadır: Saint-Denis Manastır Kilisesi, Sens, Noyon ve Laon katedralleri.

    Aşağı yukarı XII. yy. sonlarından XIII. yy. ortalarına kadar uzanan ikinci dönemde gotik sanat iyice yerleşir ve doruğuna ulaşır. Bu dönem, gotik sanatın «klasik» çağıdır ve hepsi birbirinden ünlü pek çok anıt bu dönemde yapılmıştır: Chartres, Bourges, Merveille du Mont-Saint-Michel katedralleri. Bu çağda gotik mimari İtalya, Almanya ve İspanya'ya da sıçramış, sonra İngiltere'ye geçerek orada daha değişik bir nitelik kazanmıştır (Canterbury, Chichester katedralleri).

    Daha sonraki döneme ışınlı gotik adı verilir. Bir önceki dönemin eser bolluğu yanında bu dönem biraz fakir kalır. Bu dönemde daha çok eski yapıların bitirilmesine çalışıldığı için (Paris'teki Notre-Dame Kilisesi'nin yan kiliseleri, Saint-Denis Kilisesi'nin şahını) büyük anıtların sayısı azdır (Troyes, Tours katedralleri, Westminster Manastır Kilisesi).

    Nihayet, XIV. yy.ın ikinci yarısından başlayarak, gotik sanat büyük bir diriliş ve canlanma dönemine girer. Bu dönemde gotik sanattan pek çok üslûp doğmuştur. Bunların en önemlileri, İngiltere'deki düşey üslûp (Oxford ve Cambridge Üniversitesi yapılan), Fransa ve Almanya'daki alevli gotik'tir.

    Yükseklik ve Işık

    Gotik, her şeyden önce kaynağını dinden alan bir mimarlık üslûbudur. Bütün çağ boyunca anıtların yapımındaki en büyük özellik sivri kemerin kullanılması, göğe yetişmek istermişçesine uzayan düşey çizgilerle ince sütunlara olan düşkünlük ve içeriye bol ışık girmesini sağlamak için büyük pencerelerin açıldığı duvarların inceltilip hafifletilmesidir.

    Gotik yapı tarzı, pencerelere gittikçe daha çok önem vererek vitrayların geliştirilmesine elverişli bir ortam da yarattı. Başlangıçta vitraylarda, yalın renklere (mavi, kırmızı, turuncu) yer veriyordu. Sonra, XIV. yy .da hem zamandan ve paradan tasarruf etmek, hem daha duru bir ışık sağlamak amacıyla tekrenkli vitraylar büyük ölçüde kullanılır oldu ve yeni bir renk olarak altın sarısı geçerlik kazandı. Nihayet XV. yy. ortalarında, gene daha sıcak renk tonlarına dönüldü ve perspektif ortaya çıktı: böylece vitray, camdan yapılmış gerçek bir tablo halini aldı.

    Gotik resim ve gotik heykel çoğu zaman mimarinin tamamlayıcısı sayılır. Bu alanda roman sanatının de koratif ve stilize görünüşünden vazgeçilmiş ve daha güçlü bir gerçekçiliğin arayışına başlanmıştır. Nihayet halıcılık da gotik sanatın bir bütünleyicisi olarak XIV. ve XV. yy.larda altın çağını yaşar.



    Fransa'da Chartres Katedrali: cümle kapısı alın tablasında Isa baş yeri alıyor. 1145-1150 arasında gerçekleştirilen bu kapı, gotik heykelciliğin başlangıcını haber verir.





    «Saint Jean ve yedi Doğu Kilisesi» (bölüm) [1375-1380], Nicolas Bataille eseri: gotik halıcılığın en başarılı örneklerinden biri. Halıcılık Müzesi, Angers.



    İsa ve havarileri: Alman heykelcisi Tuman Riemenscheneider'ın (1460-1531) eserinden bir bölüm. XIV. yy.ın sonunda, kiliselerin iç süslemesinde tahta heykeller de yer almağa başladı. Palatinat Müzesi, Heidelberg.








    Konu N.SEZGİN tarafından (03-12-2009 Saat 00:33 ) değiştirilmiştir.

  4. #3
    Konu Yöneticisi Raphsody - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    19-04-2006
    Yaş
    40
    Mesajlar
    1.131
    Thanks
    38
    Thanked 162 Times in 49 Posts
    Bir detay daha, Gothic Mimari 13. yüzyılda Tapınak Şovalyelerinin Kendi kilise tarzlarını Katolik kiliselerden ayırmak için benimsedikleri bir biçimdir. Tapınak şovalyeleri kabala'ya hakim oldukları için süslemelerde çok fazla pagan sembolleri kullanılmıştır. İnanç biçimleri hristiyan inancını kabala'nın vaadlerini gerçekleştirmek için kullanmaya yönelikti. Daha sonradan bu inanış zamanımızdaki masonları doğurmuştur.
    Mühendis : Ulum-i riyaziyeden, ecsamın eşkalinden ve mesafelerin ölçülmesiyle her nev’i ebniye ve sairenin sureti tertib ve tesisi ile memur alim...



Benzer Konular

  1. Gotik Mimari
    By Volkan Donbaloğlu in forum Mimarlık Tarihi
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 16-04-2015, 16:15
  2. Dame de Sion’un Gotik Kilisesi Tiyatro ve Konser Salonu Oldu
    By Yönetici in forum Sektörel Haberler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 19-11-2006, 19:33

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •