Meslek sahibi olmak nedir, sözlükte yazıldığı gibi sadece insanın geçimini temin etmek için bir iş türü seçmesi midir? Peki, seçtiğiniz iş ve onu icra etme biçiminiz aynı zamanda duruşunuzu, hayata karşı aldığınız tavrı, geride neyi nasıl bırakmak istediğinizi, kendinizi keşfetme serüveninizi, yaşama üslubunuzu da bir biçimde anlatmaz mı?

Toplumların bugünlerde bizimkine benzer, zor ve keskin dönemeçlerden geçerken hatırlaması gereken ama sık sık unuttuğu bazı basit gerçekler var. Mesela o herkesin diline pelesenk olmuş ‘işini sevmek’ klişesi. Seçmekten ziyade ‘o’ işi yapmaya mecbur kalmış insanların yaşadığı bir ülkede belki bu kalıp çok kullanılmaz, ama işini iyi yapmaya çalışmak diye temel bir prensip vardır hayatta. Hiç değilse asgari ölçüde böyle bir niyetin olması gerekir, aksi takdirde ortaya çıkan neticenin kimseye faydası olmaz. İşini iyi yapmayı arzulamanın koşulları da o kadar karmaşık değil üstelik. Önce dürüst olmak gerekiyor. Bu da tek başına yeterli değil belki ama, o erdem olmadan yapılan işler iyi, doğru ve yeterince şeffaf olmuyor.

KİŞİYE ÖZEL KAVRAMLAR

Günlerdir gazetelerde, televizyonlarda hep aynı bıktırıcı tartışmalar etrafında dönen yazılara, konuşmalara tanık oluyorum. Gelişmiş ülkelerde pek sık rastlanmayan bir kavram kargaşası var buralarda. Gözünün üstüne yumruk yedikten sonra etrafındakileri birden fazla gören bir adama benziyor bu ülke. Nedense herkesin kendisine göre bir meslek tarifi ve o uyduruk tariflere uygun geliştirdiği ‘kişiye özel tasarlanmış’ kavramlar var artık. Öğretmenler, din adamları, hukukçular, askerler, gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler, şirket yöneticileri, hemen herkes, bütün bir toplum, salgın halinde birbirine ‘o’ işin nasıl yapılması gerektiğini öğretiyor ve kimse kimsenin dersinden pek hazzetmiyor.

Elbette kültüre, alınan eğitime, ideolojilere, fiziki koşullara göre şekillenen koşullar da dikkate alınır ama mesleklerin evrensel ilkeleri yok mudur? Yani ‘hukukçu, doktor, akademisyen, gazeteci’ gibi dünyanın neresine giderseniz belli etik kurallarla yapılan bu meslekler bizde olduğu gibi her mahallede farklı ilkelere ve prensiplere göre mi uygulanır? Neredeyse bir komediye dönüşmüş bu sistemde, nasıl oluyorsa herkesin kendisine göre bir hukuk, gazetecilik, adalet, demokrasi, yönetim ve daha da fenası bir ‘dürüstlük’ anlayışı var. Dürüstlüğün birden fazla tarifi olabilirmiş gibi...

Eğer yanlış hatırlamıyorsam bize büyürken tam böyle öğretmemişlerdi. Kendi ülkesinde başarılı olan bir insan, işini dünyanın herhangi bir yerinde de yapabilmeliydi. En azından onlar bana öyle söylemişti ama nedense daha Edirne’den çıkmadan meslek tanımında bile anlaşamıyoruz, çünkü kişiselliğin üstünde tutulması gereken ‘mesleki dürüstlük’ zemininde de tuhaf bir kayganlık var

HAYIR DİYEBİLMEK

İnsanlara işlerini nasıl daha iyi yapabileceklerini anlatarak öğretebilirsiniz belki, bu biraz da teknik bir meseledir ama vicdanen doğru bir yerde durmak, o içgüdüsel adalet duygusuna sahip olabilmek kim olduğunuzla ilgili maalesef. Yani hayatın kaçınılmaz kötülüğünü, iyiliğin içinden ayıklarken ‘ama’lı cümlelerin arkasına sığınmadan her türden haksızlığa her koşulda ‘hayır’ diyebilmektir esas olan. Cümlelere “Ben kimsenin ölmesini, zarar görmesini, yok edilmesini, aşağılanmasını, düşüncelerinin yasaklanmasını istemem ama” diye başlıyorsanız aslında hiç başlamıyorsunuz demektir çünkü.

Gazeteciliğin edebiyatın dışında değil, onun önemli araçlarından birisi olduğunu söyleyen Uruguaylı gazeteci, yazar Galeano, Şili’de yaptığı konuşmada bakın ne diyor: “İnsanın dünyadaki macerasını kutsayan ve ona katılan, umutsuzca âşık ve kavgacı bir sanatı tercih ediyoruz. Eğer adil olmasaydı güzellik olur muydu? Eğer güzel olmasaydı adil olur muydu? Güzelliğin ve adaletin birbirinden koparılmasına ‘hayır’ diyoruz, çünkü bu ikisinin verimli kucaklaşmasına ‘evet’ diyoruz. Biz ‘hayır’ diyoruz ve ‘hayır’ derken ‘evet’ diyoruz. Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere ‘hayır’ derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye ‘evet’ diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilemeyeceği, Neruda’nın bir şiiri ya da Violeta’nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye ‘evet’ diyoruz.”

Siz ne diyorsunuz tam olarak

A. Esra Yalazan?