Orijinalini görmek için tıklayınız : 'Kentsel Dönüşüm' ve 'Elma Tasarlamak?'


mimlioenel
19-01-2007, 15:05
'Kentsel Dönüşüm' ve 'Elma Tasarlamak?'

[Only registered and activated users can see links]

Geçen haftaki yazıda son dört yıldır Türkiye'de çeşitli mesleki ortam ve kurumların gündemini oluşturan, üzerine seminer ve sempozyumlar düzenlenen 'kentsel dönüşüm' konusuna, sadece şu anda TBMM komisyonlarında tartışılmakta olan tasarı açısından değinmiş; bu tasarının politik önermelerine bir metaforla eğilmiştik:

'Elma Tasarlamak' konulu yasa tasarısında elmanın tanımı, cinsleri, lezzet ve değerleri, yetiştiricilik, toprak kalitesi, yetişme süresi, vb.' konularda bir bakış ve vizyon olmadığı gibi, tasarı sanki 'elma' ilk kez tasarlanacakmış, hatta yeni keşfedilmek üzereymiş gibi davranılıyor; dahası hemen tüm maddeler 'elma'nın kim tarafından, nasıl ve ne zaman yeneceği üzerine kurulmuş, demiştik. Yasa tasarısıyla, kentin biçimlenmesi ve dolayısıyla yönetilmesi konusunda son derecede güçlü yetkiler ve haklarla donatılacak olan yerel yönetimlerin uzmanlıktan uzak ama sıcak politikaya yakın duruşlarına değinerek "Elma Tasarlamak hafife alınacak konu değildir!" diyerek yazıyı bitirmiştik.

Yine de hemen belirtelim: Kent bir elma değildir! Kent de, elma da, ayrı ayrı yöntemlerle, tasarlanabilir!

Kenti hiç tanımamış olsak bile, herhangi bir kenti görmemiş olsak bile (ki küreselleşen dünyada bu giderek daha da olanaksız görünecek bir bekaret) yer, mekan, ortam, bağlam, bölge bağıntıları içinden baktığımızda, şöyle söyleyebiliriz:

Kent kendi dışımızdaki bireylerin farkına vardığımız bir yerdir!

Ya da isterseniz, farklı söyleyelim:

Tek başımıza yaşadığımız, tasarladığımız, inşa ettiğimiz, keyfini sürdüğümüz, sokaklarında sürttüğümüz, fabrikalarında çalışıp okullarında okuduğumuz, çarşılarında dolaşıp pazarlarına koştuğumuz, barlarında akşam efkar dağıtıp, sinemalarında film seyrettiğimiz, geceleri parklarında yatıp, gündüzleri işe gittiğimiz bir kent, olanaklı değildir. Kentin var olabilmesi için, kim olursak olalım, dışımızdaki bireylerin varlığına gereksinim duyarız. Bunu hepimiz biliyoruz, herkes zaten biliyor, diyebilirsiniz; ama belli ki kentimizi, o da bir süreliğine, yönetsin diye teslim ettiğimiz insanlar bunu bilmiyorlar!

Biliyor olsalardı, onları "Kentsel Dönüşüm" başlıklı tasarının içinde insanları ve onların gereksinimlerini, niyetlerini, beklenti ve amaçlarını görmeyen yöneticilerimizi uyarmak için TBMM kulis ve koridorlarında çaba gösterirken görürdük. Oysa onlar elma yeme olanaklarını geliştirecek tasarıları desteklemek için oradalar.

Örnek mekan ve kilit nokta
Biliyor olsalardı, örneğin, Modern Çarşı esnafının ve müşterilerinin yanında yer alırlardı.

Modern Çarşı, 24 Aralık 2003'te sabahın erken saatlerinde bir dükkanda elektrik kesintisi için çalıştırılan mini jeneratöre benzin doldururken çıkan yangının büyümesi sonucunda, çok kısa sürede yandı. Çarşının cadde yüzündeki üç-beş dükkan dışında tümü yanmıştı, bir ölü vardı; bu ölü ilk kurban olacaktı. Yangına Ankara İtfaiyesi 16 grup, 116 araç ve 450 personelle müdahale etti, alevleri kontrol altına alabilmek için yaklaşık 20 ton kimyasal köpük ve 15 bin ton da su kullandı. Bunlar ne yazık ki, Ankara Modern Çarşı esnafına uzanan ilk ve son şefkat eli olacaktı. Sadece taşıyıcı iskeleti ayakta kalan çarşının esnafı umutla, onarım bekledi, devlet elinin uzanacağına umutlandı.

Yangın sonrasında çarşı esnafının yarısından fazlasının sigortalı olduğu, yangının TEDAŞ kesintilerinin üst üste yaşanması ve çarşı esnafının bezdirilmesinden kaynaklandığı basında yer aldı. Olay sonrasında yayınladıkları basın açıklamasıyla ve konuşmalarla Modern Çarşı yangını nedeniyle büyük üzüntü duyduklarını belirten Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, "Sorun masada kalmayacak. İlgili bütün bakanlarla ve Ankara Valimizle görüştüm. Yaralar sarılacak" şeklinde konuşmuş, şunları söylemişti:

"Modern Çarşı 1965 yılında kurulmuş ve Ankara ticaret hayatının simgesi haline gelmiştir. Bu simgeyi yaşatmak zorundayız. İlk belirlemelere göre bu çarşıda 30 trilyonun üzerinde maddi zarar var. Esnafın çekleri, senetleri, alacak kayıtları, defterleri, muhasebe kayıtları küllere gömüldü. Şu anda Çarşı esnafı ile tek tek görüşerek görüşlerini alıyor ve zararlarını tespit etmeye çalışıyorum. Yarınki toplantıda bu tabloyu bakanlarımızın önüne koyacağım. Ancak bu sorun masada kalmayacak. Modern Çarşı esnafı rahat etsin, endişe duymasın. Biz bugünler için varız."

Aradan geçen üç (3) yılı aşkın süre boyunca ne yapıldı: Bildiğimiz kadarıyla, İl Özel İdaresi elindeki Modern Çarşı'nın (arsa) mülkiyeti, 2004 yılında tartışmalı bir satış yoluyla Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne geçirildi. Bu durum Modern Çarşı'yı Ulus'un kaderiyle oynamak konusunda kilit bir noktaya getirdi, çünkü oldukça büyük bir metrekare ile Ankara'nın aşağı yüzünde, eski ticaret merkezinin ortasında bulunan çarşının konumu, genellikle kentin gelişmekte olan alanlarında arsa spekülasyonu yapmakta olan kişi ve kurumları, bu kez merkezde heveslendirdi. Yapının 'hafifletilen' iskeleti, yıkım riski gerekçesiyle ortadan kaldırıldı.

Bu arada konunun baş mağduru olan Modern Çarşı esnafı, başta Posta Caddesi ve Rüzgarlı Sokak olmak üzere varolan yapıların bodrum katlarına, kenar köşelere, kuytulara sığındı, saçıldı, ekmek teknesini yüzdürmeye çalıştı. Ancak bu, kolay olmadı; esnaf, TBMM'nin 28 Şubat 2006 tarihli oturum tutanaklarına geçen konuşmadan anlıyoruz ki, o tarihe kadar 14'ü kalp krizi olmak üzere, 24 üye ve yakınını kurban vermişti.

Ankara Metro Haber Gazetesi, 23 Şubat 2006 tarihli sayısında, "Modern Çarşı Esnafı Açlık Grevinde" başlığı ve "Ulus Modern Çarşı'daki dükkanları yanan 25 esnaf, yangından sonra 'kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını' öne sürerek, açlık grevine başladı" spotuyla çıkan yazıda, esnafın umutlarının tükendiğine ilişkin bilgiyi şöyle aktarmıştı:

"Ulus Modern Çarşı'daki dükkanları yanan 25 esnaf, yangından sonra 'kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını' öne sürerek, açlık grevine başladı. Modern Çarşı Esnafı Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Özdemir Göktaş, yaptığı açıklamada, Modern Çarşı'daki yangının ardından esnafın mağduriyetinin giderilmesi ve çarşının yeniden ayağa kaldırılması için düzenlenen toplantılarda pek çok söz verildiğini ifade etti. Göktaş, 'Verilen sözler tutulup, mağduriyetimiz giderilene kadar açlık grevini sürdürmeye kararlıyız' dedi. Göktaş, 21 değişik iş kolu, 232 iş yeri, 928 kayıtlı çalışanı bulunan ve devlete aylık 5 milyon YTL'lik katma değer sağlayan Modern Çarşı'nın Ulus'ta ticaretin lokomotifi olduğunu belirterek, 24 Aralık 2003'teki yangından sonra, Modern Çarşı'yla birlikte Ulus'un ve Ulus'taki ticaretin de bitirildiğini iddia etti. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in çeşitli toplantılarda, 'Modern Çarşı esnafının yanında olduğunu ve çarşının onarımı için her türlü desteği vereceğini' söylediğini belirten Göktaş, Melih Gökçek'in çarşı esnafına verdiği 'destek' sözünü tutmadığını ve esnafı mağdur ettiğini öne sürdü."

Kenti ve ülkeyi yönetenler, başkentte kendilerinden başkalarının da yaşadığını biliyor olsalardı, söz konusu yangınla yok olan Modern Çarşı'nın bugün boş kalan ve ironik biçimde, Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından otopark olarak işletilen arsasında, elma bahçeleri ve küfeleri görmek yerine; insanların yaptıkları işle, dünyayla kurdukları ilişkiyle oluşan imkansızlığın yarattığı büyük gönül yarasını görürlerdi.

Biliyor olsalardı, Modern Çarşı esnafı kadar müşterisinin de önemli olduğunu anlar, Birleşik Devletler'de ve İngiltere'de okuttukları oğulları kızları kendilerine Harrods ve benzer mağaza ve çarşı örneklerindeki sürekliliği övmeden, kendi ayaklarını suya erdirirlerdi. Aşağıdakileri biliyor olsalardı, (ki bilmeleri gerekir, çünkü bu kentte, bu ülkede yaşayan sıradan insandan, 'sokaktaki adam'dan daha az sıradandır kendileri, çünkü kendilerini bu kenti ve ülkeyi yönetmeleri için beş (5) yıllığına o koltuklara bizler oturttuk), böyle davranmazlardı:

Yürüyen merdivenli ıilk yapı
Modern Çarşı, yapı olarak bir mimari proje yarışması yoluyla elde edilmişti; yapımı 1967 yılında tamamlanan, mimar Rıza Aşkan'ın tasarladığı yedi kattan oluşan bir çarşı yapısıydı. Ankara'nın, (belki de Türkiye'nin) "yürüyen merdivenli" ilk yapısıydı. 1960'lı yılların sonunda ve 1970'lerde buradaki daracık 'yürüyen merdiven'de kullanım hatalarından kaynaklanan kazalar, sık sık yerel basının gündeminde yer alırdı. Ankara Sebze Hali ve Posta Caddesi arasındaki konumu nedeniyle, açıldığı yıllardan başlayarak, hırdavat, beyaz ev eşyası, halı ve yer kaplamaları olmak üzere ev tefrişi, kırtasiye ve ambalaj malzemesi satan dükkanların toplandığı, sonraları en üstteki iki katına yerleşen tıbbi malzeme ve araç gereç depoları ile müzik kasetçiliğinin parlak döneminden kalan eski kaset ve plak satan dükkanlar ile seçkinleşen bir yerdi. Son dönemlerine kadar en üst katta bir teras çayevi de, bir kentsel niş kalitesiyle büyük bir sürpriz oluşturuyordu.

Şimdi bu kimliğini, yaşayanlardan biri olarak ben yazmasam, nasıl paylaşacağız? Bu kimliğin arkasındaki yaşam portrelerini bilmeyenler, zaten kentli de sayılmazlar. Ama kentli sayılmayacak insanlar, nasıl olur da o kenti yönetmeye talip olabilirler, hatta seçimle başa gelebilirler? Şimdi "Kentsel Dönüşüm" alanları tasarısı, bu örnek durumdaki özel bilgi ve birikimle, buradaki toplumsal ve kentsel felaketin bilinciyle beslenmeyecek de ne yapacak? Kentin, kentlerimizin hep birlikte yaşadığımız yerler olduğunu, 'elma' olmadığını bilenler, kentlerimizin geleceğini elbet değiştirecekler!
Cumhuriyet ANKARA

Ali CENGİZKAN

mimlioenel
26-01-2007, 11:55
Haydi Gençler Gençlik Parkına

[Only registered and activated users can see links]


Geçen haftaki yazıda 'kentsel dönüşüm' yasa tasarısı eleştirisini geliştirerek, Ankara Ulus'ta düşünülen dönüşümün olası dinamosu Modern Çarşı'ya, onun mekansal ve yer cinsinden özelliklerine, trajik biçimde yanışına dikkat çekmiş; Modern Çarşı yangınıyla ocakları sönen, ömürleri tükenen insanlara, kentlilere, 'hemşeri'lerimizin durumuna eğilmiş ve şu vurguyu yapmıştık:

"Bu kimliğin arkasındaki yaşam portrelerini bilmeyenler, zaten kentli de sayılmazlar. Ama kentli sayılmayacak insanlar, nasıl olur da o kenti yönetmeye talip olabilirler, hatta seçimle başa gelebilirler?"

Gazeteci ve yazar, insan hakları savunucusu Hrant Dink'in geçen hafta öldürülüşü, istisnasız tüm yurttaşlara yani hepimize, olaydaki payını/payımızı hatırlatıyor. Ülkemizin ve beldemizin yönetimlerindeki sorumluluklarımız, en az yönetenlerinki kadar ağır. Bu yazıda, belde ve ülke yöneticilerinin kimi yasal ama eğilimlere aykırı, kimi keyfi uygulamalarının karşısında, sivil toplumun yaptırım gücü, yani hepimizin sorumlulukları konu edilecek. 'Kentsel dönüşüm' konusuna sonra dönmek üzere, bu hafta odak noktamız, sunacağımız eylem planıyla birlikte, Gençlik Parkı.

Bir yıl önce halka kapatılmıştı
Kentsel topraklardaki hizmetlerin düzenlenmesi ve verilmesi ile görevli olan belediyeler, bu görevlerini kötüye kullanıp, bu hizmetlerin götürülmesi ya da kesilmesini kentlilere karşı şantaj olarak kullandıklarında, ne yapılabilir? Daha önceki yazılarda stratejisini çizdiğimiz yaklaşıma göre, kentte rant yaratma, kentin can damarlarını keserek, onun belli bölgelerini geçici biçimde beslenemez hale getirip işlevsiz bırakıp 'çöküntü alanı' oluşumunu teşvik ederek olabilmekteydi.

[Only registered and activated users can see links]'Çöküntü Alanları', yeni yasa ve yaklaşımlarla onları iyileştirmeye çalışan Avrupalılar için bir üzüntü kaynağı ve müdahale nedeni. Bizde ise 'Çöküntü Alanları', bir ekonomik fırsat, kent üzerinden rant üretmek için ideolojik anlamı da olan bir olanak olarak görülmekte. Dolayısıyla yapılan müdahalenin adı batıda "Var Olanın Kendini Yeniden Oluşturması ve Canlanması"(Urban Regeneration) anlamına karşılık düşerken, bizde "Kentsel Dönüşüm" (Urban Transformation) adıyla gizemli ve "Var Olanın Biçim/Kabuk Değiştirmesi, Ama Mutlaka Değişmesi" anlamına gelecek bir karşılık buldu bile.

Tıpkı Ulus merkezi gibi, tıpkı AOÇ gibi, uzun yıllardır yenilenmeyen, bakım ve onarım görmeyen, yeniden 'zamanla uyumlu kılınmayan' Gençlik Parkı, yaklaşık bir yıl önce Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından kentlilere kapatılmıştı. Gerekçe burada da aynıydı: Bozulmuş çevre kalitesi, tek elde toplanan çay bahçeleri ve gazinolar, büfeler, 'kötü ellerde işletilerek, çevrelerini bozuyorlardı.' Oysa 29 Ekim 2006 tarihine kadar yenileneceği ilan edilen parkta, söz konusu mekanlar yıkıldığı halde şu ana kadar çalışmalar başlamadı bile. İki yıldır 40-50 günde trafik tüneli tamamlamakla övünen belediye yönetimi, tıpkı Kuğulu Park'ta olduğu gibi, tıpkı Atatürk Bulvarı'nda olduğu gibi, iş bitirme konusunda isteksiz davranarak, bezdirme ve yıldırma politikasını sürdürüyor. Kuğulu Park ve çevresinde kesilen ağaçlar ve ayrıca kuruyacak ağaçların bedelini belediye ya da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu ödeyecek sanmayın. Atatürk Bulvarı bittiğinde köstebek yolları gibi bir dalıp bir çıkan nesnenin artık bir "bulvar" olmadığını söylemek bile anlamsız kaçacak.

Gençlik Parkı adını duyunca Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi veya Bursa Nutku'nu anımsayıp titreyip gerilenler, haksız da sayılmazlar. 19 Mayıs Stadyumu'nun hemen yanı başında, "Sağlam Kafa Sağlam Vücutta Bulunur" yönlendirmesiyle spor yapan sağlıklı bir gençlik yaratma ülküsüyle kullanım bütünlüğü içinde kurgulanan park, Ankara'nın ikinci planını yapan Hermann Jansen tarafından çağdaş bir rekreasyon alanı olarak 1934 yılında tasarlandı. O zamanlar gençler internet kafelere ve silah atış poligonlarına terk edilmiyordu. Gençlik Parkı ile, hem Ankara Çayı'nın düşük kotlarındaki bataklık alanın kurutulması ve sağlıklı bir kentsel mekan yaratılması amaçlanmıştı; hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni başkentinde yaşayanlar için kentsel açık ve kamusal alanların kullanımı konusunda bir örnek oluşturulması sağlanmıştı.

Öyle bir örnek ki, kısa zaman içinde Türkiye'nin diğer kent yönetimleri de Gençlik Parkı'na bakarak kendi beldelerine yeşil ve açık alanlar kazandırmaya başladı. Fiziksel mekan üzerinden gelişen örnek oluş, toplumsal alandaki davranış kalıplarını biçimlendirerek, hemşerilerle bir arada yaşamak, günlük yaşantı alışkanlıklarını oluşturmak, 'toplum içine çıkmak' deyimindeki sosyalleşme kanallarından toplumun görgülenmesi konusunda çok modernleştirici sonuçlara sahip oldu.

[Only registered and activated users can see links]İlk tasarlandığında 260 bin metrekarelik bir alana oturan park, 35 bin metrekarelik bir gölete sahipti. 1936 yılında Bayındırlık Bakanlığı adına çalışan Theo Leveau, tasarımı daha yetkinleştirdi: Ankara Kalesi ile eksenel ilişkisi güçlendirilen göletin çevresinde, gezinti yolları, dinlenme terasları, kapalı Göl Gazinosu, iskeleler yer aldı ve bol miktarda çınar ve meşe dikildi. 1933 yapımı Sergi Evi'nin 1946 yılında Opera'ya dönüştürülmesi, parkın niteliğini pek değiştirmedi; 1950'lerde üç yıl üst üste Ankara Sergileri için kullanılan park, İzmir Fuarı gibi kentin önemli bir buluşma, bilgilenme ve sosyalleşme alanına dönüştü; mini treni, sosisli-sucuklu sandviç büfeleri, Müzeyyen Senar'dan Emel Sayın'a Sezen Aksu'dan İbrahim Tatlıses'e sanatçıları ağırlayan gazinoları, lunaparkı, heykelleri ve havuzları ile kamusal alanın reel ve nitelikli karşılığını oluşturdu. Otomobil tröstleri Türkiye trafiğini canavar cehennemine dönüştürmeden önce ve sonra, bir yaya trafiği cennetiydi.

Yol genişletmeleri, otopark alanı arayışları, metro güzergahı, yıllar içinde parkın toprağını kemirdi; mini tren rotasını öldürdü; giriş kapısını yıktırdı; açık hava tiyatrosunu "tanınmaz" kıldı.

Yine politik konjonktürel bir 'an'ın armağanı olarak Kültür Bakanlığı'ndan Büyükşehir Belediyesi'ne aktarılan parkın kullanım hakları, belediyeye bütün kiracıları yerlerinden atma, parkta boşalan yapıları yıkma, kimi kiracılarla davalı olma 'yetkisi' verdi. Suyu, elektriği kesilen işletmeler, kapandı; halkın ayağını kesmek için 'Belediye Gençlik Parkı'nı yeniden ele almak için kapatmıştır!' açıklaması yetmedi, durum giriş kapılarındaki beton bariyerlerle pekiştirildi.

'Parkın esas sahibi kurumlar değil, biziz'
Oysa park, adı üstünde, genç olanlar ve kendisini öyle hissedenlerin malı olmuştu, hâlâ öyle değil midir? Havuzların suları boşaltılmış olsa da; tuvaletleri kasten yerle bir edilse de; oturacak düzgün bir bank ve ağaç altı bulunmasa da, Gençlik Parkı hâlâ kalitesini korumaktadır. Bunu kuruluşundaki yüksek tasarım düzeyine borçlu olduğu su götürmez. Opera kapısında girişte hafif kot inerek havuza kavuşan yürüme rampası; yay planlı ve ahşap çatkılı yaya yürüyüş yolu; istasyon yönündeki uzun havuz boyunca iki-üç sıra çınar dizisiyle düzenlenmiş kıyı bantları, havuzları aşan üç köprüsü, bir yıl öncesine kadar çalışmakta olan fıskiyeleri, genelde hâlâ 'düşünülmüşlük kokan' peyzajı, bu kalitenin başlıca boyutları. Bütün bakımsızlığı, kapılarının kapalı oluşu, kullanıcıyı dışlamasına gösterilen özene karşın, Gençlik Parkı, başkentin tam ortasında, sessiz ve sakin bir vaha gibi, kentin hayhuyundan, trafiğin kurnaz ve hızlı şoförlerinden, gürültülü ve çıkarcı günübirlik kentlilerden uzakta. Gençlik Parkı belki de bu nedenle, belediyenin caydırıcı katkılarına karşın hâlâ çok kullanılıyor.

Kusura bakılmasın ama; Gençlik Parkı "hasta adam" muamelesi yapılan şu günlerde bile, kendisinden çok daha sonra yapılan, çok daha 'yeni' olan Altın Park'tan, Harikalar Diyarı'ndan, Göksu Parkı'ndan, Mogan Gölü'nün yeniden düzenlenen kıyısından, hem mekansal hem de (hâlâ) kullanıcı profili açısından, daha harika, daha soylu ve daha kentli.

Büyük olasılıkla Haziran 2007'de başlatılacak olan 'dönüşüm çalışmaları' bu kaliteleri yok etmeden, gidin, yaya yollarında yürüyün.

Tarihsel değer ve tarihsel kimlik anlayışı ne idüğü belirsiz olan kişi ve kurumların eline bırakmayın! Başlarına bir şey gelmeyeceğini sağlama almak için, ağaçlarını sayın, heykellerinin ve anıt ağaçlarının, güzel yapılarının fotoğraflarını çekin! Ters dönerek omurgası açığa çıkmış bir tekne gibi acıyla kıvranan havuzlarını görün; bunları kimin yapmış olabileceğini düşünün! Sonradan görme ve görgüsüz kentlileri suçlamayın; onlar ne de olsa havasız ve alışveriş kültürüne kısır ıçokkatlı alışveriş merkezleri ve araba pazarlarının eline doğdular! Sizler de kullanıcılardan biri olun; hava güzelse, sizin gibi başkalarını da orada göreceksiniz, bir kentsel ve kamusal değere, kenti hep birlikte bir arada yaşamamızın ürününe sahip çıkın! İnanın bizler değerlerimizi kullandığımız sürece, siviller olarak onları sahiplendiğimiz sürece, yönetimler de değerlerimize gerçekten saygı duymak zorunda kalacak! Çünkü Gençlik Parkı'nın sahibi zaten bir kişi ya da kurum değil, ama biziz. Sadece bunu hatırlayın!
Cumhuriyet ANKARA

Ali CENGİZKAN

mimlioenel
26-01-2007, 12:00
Haydi Gençler Gençlik Parkına

[Only registered and activated users can see links]


Geçen haftaki yazıda 'kentsel dönüşüm' yasa tasarısı eleştirisini geliştirerek, Ankara Ulus'ta düşünülen dönüşümün olası dinamosu Modern Çarşı'ya, onun mekansal ve yer cinsinden özelliklerine, trajik biçimde yanışına dikkat çekmiş; Modern Çarşı yangınıyla ocakları sönen, ömürleri tükenen insanlara, kentlilere, 'hemşeri'lerimizin durumuna eğilmiş ve şu vurguyu yapmıştık:

"Bu kimliğin arkasındaki yaşam portrelerini bilmeyenler, zaten kentli de sayılmazlar. Ama kentli sayılmayacak insanlar, nasıl olur da o kenti yönetmeye talip olabilirler, hatta seçimle başa gelebilirler?"

Gazeteci ve yazar, insan hakları savunucusu Hrant Dink'in geçen hafta öldürülüşü, istisnasız tüm yurttaşlara yani hepimize, olaydaki payını/payımızı hatırlatıyor. Ülkemizin ve beldemizin yönetimlerindeki sorumluluklarımız, en az yönetenlerinki kadar ağır. Bu yazıda, belde ve ülke yöneticilerinin kimi yasal ama eğilimlere aykırı, kimi keyfi uygulamalarının karşısında, sivil toplumun yaptırım gücü, yani hepimizin sorumlulukları konu edilecek. 'Kentsel dönüşüm' konusuna sonra dönmek üzere, bu hafta odak noktamız, sunacağımız eylem planıyla birlikte, Gençlik Parkı.

Bir yıl önce halka kapatılmıştı
Kentsel topraklardaki hizmetlerin düzenlenmesi ve verilmesi ile görevli olan belediyeler, bu görevlerini kötüye kullanıp, bu hizmetlerin götürülmesi ya da kesilmesini kentlilere karşı şantaj olarak kullandıklarında, ne yapılabilir? Daha önceki yazılarda stratejisini çizdiğimiz yaklaşıma göre, kentte rant yaratma, kentin can damarlarını keserek, onun belli bölgelerini geçici biçimde beslenemez hale getirip işlevsiz bırakıp 'çöküntü alanı' oluşumunu teşvik ederek olabilmekteydi.

[Only registered and activated users can see links]'Çöküntü Alanları', yeni yasa ve yaklaşımlarla onları iyileştirmeye çalışan Avrupalılar için bir üzüntü kaynağı ve müdahale nedeni. Bizde ise 'Çöküntü Alanları', bir ekonomik fırsat, kent üzerinden rant üretmek için ideolojik anlamı da olan bir olanak olarak görülmekte. Dolayısıyla yapılan müdahalenin adı batıda "Var Olanın Kendini Yeniden Oluşturması ve Canlanması"(Urban Regeneration) anlamına karşılık düşerken, bizde "Kentsel Dönüşüm" (Urban Transformation) adıyla gizemli ve "Var Olanın Biçim/Kabuk Değiştirmesi, Ama Mutlaka Değişmesi" anlamına gelecek bir karşılık buldu bile.

Tıpkı Ulus merkezi gibi, tıpkı AOÇ gibi, uzun yıllardır yenilenmeyen, bakım ve onarım görmeyen, yeniden 'zamanla uyumlu kılınmayan' Gençlik Parkı, yaklaşık bir yıl önce Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından kentlilere kapatılmıştı. Gerekçe burada da aynıydı: Bozulmuş çevre kalitesi, tek elde toplanan çay bahçeleri ve gazinolar, büfeler, 'kötü ellerde işletilerek, çevrelerini bozuyorlardı.' Oysa 29 Ekim 2006 tarihine kadar yenileneceği ilan edilen parkta, söz konusu mekanlar yıkıldığı halde şu ana kadar çalışmalar başlamadı bile. İki yıldır 40-50 günde trafik tüneli tamamlamakla övünen belediye yönetimi, tıpkı Kuğulu Park'ta olduğu gibi, tıpkı Atatürk Bulvarı'nda olduğu gibi, iş bitirme konusunda isteksiz davranarak, bezdirme ve yıldırma politikasını sürdürüyor. Kuğulu Park ve çevresinde kesilen ağaçlar ve ayrıca kuruyacak ağaçların bedelini belediye ya da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu ödeyecek sanmayın. Atatürk Bulvarı bittiğinde köstebek yolları gibi bir dalıp bir çıkan nesnenin artık bir "bulvar" olmadığını söylemek bile anlamsız kaçacak.

Gençlik Parkı adını duyunca Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi veya Bursa Nutku'nu anımsayıp titreyip gerilenler, haksız da sayılmazlar. 19 Mayıs Stadyumu'nun hemen yanı başında, "Sağlam Kafa Sağlam Vücutta Bulunur" yönlendirmesiyle spor yapan sağlıklı bir gençlik yaratma ülküsüyle kullanım bütünlüğü içinde kurgulanan park, Ankara'nın ikinci planını yapan Hermann Jansen tarafından çağdaş bir rekreasyon alanı olarak 1934 yılında tasarlandı. O zamanlar gençler internet kafelere ve silah atış poligonlarına terk edilmiyordu. Gençlik Parkı ile, hem Ankara Çayı'nın düşük kotlarındaki bataklık alanın kurutulması ve sağlıklı bir kentsel mekan yaratılması amaçlanmıştı; hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni başkentinde yaşayanlar için kentsel açık ve kamusal alanların kullanımı konusunda bir örnek oluşturulması sağlanmıştı.

Öyle bir örnek ki, kısa zaman içinde Türkiye'nin diğer kent yönetimleri de Gençlik Parkı'na bakarak kendi beldelerine yeşil ve açık alanlar kazandırmaya başladı. Fiziksel mekan üzerinden gelişen örnek oluş, toplumsal alandaki davranış kalıplarını biçimlendirerek, hemşerilerle bir arada yaşamak, günlük yaşantı alışkanlıklarını oluşturmak, 'toplum içine çıkmak' deyimindeki sosyalleşme kanallarından toplumun görgülenmesi konusunda çok modernleştirici sonuçlara sahip oldu.

[Only registered and activated users can see links]İlk tasarlandığında 260 bin metrekarelik bir alana oturan park, 35 bin metrekarelik bir gölete sahipti. 1936 yılında Bayındırlık Bakanlığı adına çalışan Theo Leveau, tasarımı daha yetkinleştirdi: Ankara Kalesi ile eksenel ilişkisi güçlendirilen göletin çevresinde, gezinti yolları, dinlenme terasları, kapalı Göl Gazinosu, iskeleler yer aldı ve bol miktarda çınar ve meşe dikildi. 1933 yapımı Sergi Evi'nin 1946 yılında Opera'ya dönüştürülmesi, parkın niteliğini pek değiştirmedi; 1950'lerde üç yıl üst üste Ankara Sergileri için kullanılan park, İzmir Fuarı gibi kentin önemli bir buluşma, bilgilenme ve sosyalleşme alanına dönüştü; mini treni, sosisli-sucuklu sandviç büfeleri, Müzeyyen Senar'dan Emel Sayın'a Sezen Aksu'dan İbrahim Tatlıses'e sanatçıları ağırlayan gazinoları, lunaparkı, heykelleri ve havuzları ile kamusal alanın reel ve nitelikli karşılığını oluşturdu. Otomobil tröstleri Türkiye trafiğini canavar cehennemine dönüştürmeden önce ve sonra, bir yaya trafiği cennetiydi.

Yol genişletmeleri, otopark alanı arayışları, metro güzergahı, yıllar içinde parkın toprağını kemirdi; mini tren rotasını öldürdü; giriş kapısını yıktırdı; açık hava tiyatrosunu "tanınmaz" kıldı.

Yine politik konjonktürel bir 'an'ın armağanı olarak Kültür Bakanlığı'ndan Büyükşehir Belediyesi'ne aktarılan parkın kullanım hakları, belediyeye bütün kiracıları yerlerinden atma, parkta boşalan yapıları yıkma, kimi kiracılarla davalı olma 'yetkisi' verdi. Suyu, elektriği kesilen işletmeler, kapandı; halkın ayağını kesmek için 'Belediye Gençlik Parkı'nı yeniden ele almak için kapatmıştır!' açıklaması yetmedi, durum giriş kapılarındaki beton bariyerlerle pekiştirildi.

'Parkın esas sahibi kurumlar değil, biziz'
Oysa park, adı üstünde, genç olanlar ve kendisini öyle hissedenlerin malı olmuştu, hâlâ öyle değil midir? Havuzların suları boşaltılmış olsa da; tuvaletleri kasten yerle bir edilse de; oturacak düzgün bir bank ve ağaç altı bulunmasa da, Gençlik Parkı hâlâ kalitesini korumaktadır. Bunu kuruluşundaki yüksek tasarım düzeyine borçlu olduğu su götürmez. Opera kapısında girişte hafif kot inerek havuza kavuşan yürüme rampası; yay planlı ve ahşap çatkılı yaya yürüyüş yolu; istasyon yönündeki uzun havuz boyunca iki-üç sıra çınar dizisiyle düzenlenmiş kıyı bantları, havuzları aşan üç köprüsü, bir yıl öncesine kadar çalışmakta olan fıskiyeleri, genelde hâlâ 'düşünülmüşlük kokan' peyzajı, bu kalitenin başlıca boyutları. Bütün bakımsızlığı, kapılarının kapalı oluşu, kullanıcıyı dışlamasına gösterilen özene karşın, Gençlik Parkı, başkentin tam ortasında, sessiz ve sakin bir vaha gibi, kentin hayhuyundan, trafiğin kurnaz ve hızlı şoförlerinden, gürültülü ve çıkarcı günübirlik kentlilerden uzakta. Gençlik Parkı belki de bu nedenle, belediyenin caydırıcı katkılarına karşın hâlâ çok kullanılıyor.

Kusura bakılmasın ama; Gençlik Parkı "hasta adam" muamelesi yapılan şu günlerde bile, kendisinden çok daha sonra yapılan, çok daha 'yeni' olan Altın Park'tan, Harikalar Diyarı'ndan, Göksu Parkı'ndan, Mogan Gölü'nün yeniden düzenlenen kıyısından, hem mekansal hem de (hâlâ) kullanıcı profili açısından, daha harika, daha soylu ve daha kentli.

Büyük olasılıkla Haziran 2007'de başlatılacak olan 'dönüşüm çalışmaları' bu kaliteleri yok etmeden, gidin, yaya yollarında yürüyün.

Tarihsel değer ve tarihsel kimlik anlayışı ne idüğü belirsiz olan kişi ve kurumların eline bırakmayın! Başlarına bir şey gelmeyeceğini sağlama almak için, ağaçlarını sayın, heykellerinin ve anıt ağaçlarının, güzel yapılarının fotoğraflarını çekin! Ters dönerek omurgası açığa çıkmış bir tekne gibi acıyla kıvranan havuzlarını görün; bunları kimin yapmış olabileceğini düşünün! Sonradan görme ve görgüsüz kentlileri suçlamayın; onlar ne de olsa havasız ve alışveriş kültürüne kısır ıçokkatlı alışveriş merkezleri ve araba pazarlarının eline doğdular! Sizler de kullanıcılardan biri olun; hava güzelse, sizin gibi başkalarını da orada göreceksiniz, bir kentsel ve kamusal değere, kenti hep birlikte bir arada yaşamamızın ürününe sahip çıkın! İnanın bizler değerlerimizi kullandığımız sürece, siviller olarak onları sahiplendiğimiz sürece, yönetimler de değerlerimize gerçekten saygı duymak zorunda kalacak! Çünkü Gençlik Parkı'nın sahibi zaten bir kişi ya da kurum değil, ama biziz. Sadece bunu hatırlayın!
Cumhuriyet ANKARA

Ali CENGİZKAN