Orijinalini görmek için tıklayınız : Sidney Mimarlığı Üzerine


mimlioenel
25-11-2006, 23:18
Sidney Mimarlığı Üzerine

[Only registered and activated users can see links]
Sidney, Opera Binası (Opera House), Limanı (Darling Harbour) ve Köprüsü (Harbour Bridge) dışında pek fazla bilinmiyor. Sidney’de yaşayan bir Türk mimar olarak, ben de buraya gelmeden önce Utzon’un Opera binası dışında, Sidney mimarisi hakkında pek fazla birşey bilmiyordum. ‘Dünyanın öbür ucundaki’ bu şehir pek çok bakımdan İstanbul’a benziyor aslında. Örneğin, su ile içiçe olması, (kısa tarihine rağmen) eski binaların varlığı, sürekli artan nüfusu ve kozmopolit yaşam biçimi ile tanıdık geliyor. Tüm bu benzerliklerin yanı sıra Sidney, bir iki katlı bahçeli evlerin oluşturduğu mahalleleri (suburbs) ve geniş parkları ile biz İstanbullular’ı kıskandıracak özellikler de taşıyor.
Dört milyon nüfusu ile Sidney aslında pek de kalabalık bir şehir sayılmaz, ancak kapladığı alan olarak bakıldığında yaklaşık 10.000 m2’yi bulan yüzölçümü ile oldukça yaygın olduğu söylenebilir. Sidney, kuzey ve güney ekseninde yaklaşık 50 km, doğu batı ekseninde de yaklaşık 80’km lik bir alan içinde, 5 büyük nehir, pek çok haliç ve çay, 100 km’lik okyanus kıyısı ve 45 ayrı belediyesi ile hatırı sayılır genişlikte konumlanmış ve her geçen gün gelen göçmenlerle daha da kalabalıklaşan bir şehir.
Yaklaşık 200 yıl önce kurulmuş Sidney, pek çok bakımdan İngiltere’nin Endüstri devrimi sonrası nüfusu artan Glasgow, Liverpool ve Manchester gibi onsekizinci yüzyılın küçük kasabalarına benzetilebilir. Ancak Sidney liman yerleşmesi ve iklimsel özellikleri bakımından farklılıklar göstermektedir. Eğer Sidney’i bu tipik İngiliz kasabalarında ayıran unsurlara bakacak olursak: Birincisi, Sidney hiçbir zaman savaş görmemiş ve İngiltere’de yaşandığı ölçüde hırslı ve açgözlü mütahitlerin ve politikacıların eline düşmemiş bir şehirdir. İkincisi, Sidney İngiltere’den çok uzakta olup, Amerika Birleşik Devletleri’ne göreceli olarak daha yakındır, bu sebeple Amerikan düşünce ve akımları öncelik görmekte ve kolaylıkla kabul edilmektedirler. Üçüncüsü, 1788’de Avrupalılar’ın bu kıtaya gelmesinden önce burada herhangi bir yerleşme yoktur . Sonuncusu da, 1. Dünya Savaşı’na kadar Sidney’deki mimarların büyük bir çoğunluğu deniz aşırı ülkelerden gelmişlerdir.
Tüm bu unsurlar bir suçlu kolonisi olarak kurulan Sidney’in mimari gelişiminde etkili olmuşlardır. Endüstri devrimi sonrası Britanya şehirleri büyük bir nüfus artışı ile karşı karşıya kalmış, doğal olarak bu durum işsizlik ve suç oranındaki artışı da beraberinde getirmiştir. Britanya şehirlerindeki bu sorunlarla mücadele etme yöntemi nüfusu azaltmaya çalışmak olarak görülmüştür. Britanya, önceleri suçluları toplayıp Amerika’ya gönderirken, Amerikan bağımsızlık savaşından sonra, bu istenmeyen nüfusa yeni bir yer aramak zorunda kalmıştır. Bu sıralarda daha yeni keşfedilen Avustralya kıtası, nüfusu biraz rahatlatmak ve de yeni bir koloni kurmak için uygun bir yer olarak görülmüştür. Kaptan Cook ve beraberindeki doğa bilimcisi Sir Joseph Banks, Avustralya’nın yeni bir koloni olmasında öncülük etmişlerdir. İlk filo 1788 yılının Ocak ayında Sidney’in güneyinde bulunan Botany koyuna demir atmış (26 Ocak, günümüzde Avustralya milli günü olarak kutlanmaktadır), kayıtlara bu ilk filoda 750’si mahkum yaklaşık 1500 kişi olduğu geçmiştir. Bu ilk filoyu takip eden 80 yıl boyunca da kıtaya 160 000 suçlu gönderilmiştir.
İlk dönem yapıları geçici ve eldeki kısıtlı malzemelerle biraz derme çatma yapılmış binalardır. Mahkumlar ve gardiyanları da dahil olmak üzere herkesin aklında ilk firsatta Birleşik Krallık’a geri dönmek vardır. Mimar ve inşaat ustası yoktur. Bu durum ilk ciddi imar faaliyetlerine girişen Vali Macquarie’ın görev sürecinde de devam eder (1810-1821). Vali pek çok kez mimar, inşaat ustası ve çeşitli inşaat malzemesi istemiş, ancak Britanya bu suçlu kolonisine gereğinden fazla kaynak aktarmak istememiştir. İlk mimarlar, koloninin kuruluşundan yaklaşık 20 yıl sonra gelmiş olan Francis Greenway, John Verge ve Edmund Blacket’dir (1814). Bunların bazıları mahkum olarak gelmiş ve mimarlık yapabilme fırsatını iyi değerlendirmişlerdir.
Sidney bu kuruluş hikayesi ile dünyanın pek çok modern kentinden farklılıklar gösteriyor. Şehirlerin zaman içindeki gelişmelerine baktığımızda bir yönetim diğer bir yönetimin üzerine, bir toplum diğer bir toplumun uygarlığı üzerine eklemeler yaparak olgunlaşıyor. Mimari akımlarda benzer şekilde, bazen bir öncekine eklemeler yaparak, bazen de tepki göstererek oluşuyor. Bu süreç içinde bazen eski mimarlık akımları tekrar rağbet görüyor. Örneğin, İngiliz Gothic Revival’ı, İtalyan Rönesans’ı veya günümüz post-modern akımı gibi. Dönemin mimari akımlarını izleme olgusu Avustralya’da yeni bir yerleşme kurmaya çalışan Britanya kökenli mimarlar arasında da rağbet görmüştür. Ancak onların öncelikli düşüncesi ait olduklarını hissettikleri toplumu ve değerlerini, bu yeni yerleşmede bir araya getirebilmek olmuştur. Bu yüzden Sidney Üniversitesi’nin (resim 1) binaları Oxford veya Cambridge’deki üniversite binalarına benzemelidir, veya Sydney Belediye Binası Wren’nin St. Paul Katedrali’ni anımsatmalıdır.

[Only registered and activated users can see links]
Resim 1. Sidney Üniversitesi, Main Quadrangle, 1855-1950
İlk kamu binalarının mimarları Greenway ve Verge’ in binaları Avrupa’da o zamanlar çok görülen bir mimari akım olan neoklasik Georgian tarzdadır. Bu mimari akımı uygulamak uğruna, Sidney’in iklimine, bitki örtüsüne ve coğrafi şartlarına çok da uymayan yapılar inşaa edilmiştir. Bu yaklaşımı bazı mimarlık tarihçileri ‘ithal mimarlık’ olarak tanımlamışlardır. Bu ithal mimarlık konut yapılarında da kısmen kendini göstermiştir, ancak adaptasyon daha başarılı olmuştur. Örneğin, kızgın güneşten korunmak için binaların ön ve arka cephelerinde geniş verandalar ve saçaklar yapılmıştır (resim 2). Daha sonraları bu geniş verandalı binalar Avustralya’nın özgün mimarlık örnekleri olarak değerlendirilmişlerdir.
[Only registered and activated users can see links]
Resim 2. Avustralya’nın en eski evi 1793 yılında yapılmış Elizabeth Çiftlik Evi’dir.
Suçlu gönderimi 1840’lı yıllarda durdurulmuştur, bu sefer de şehrin gelişme dinamiğini ‘Altına Hücum’ (Gold Rush) oluşturmuştur. Şehir sosyal ve ekonomik olarak zenginleşmeye başlamıştır. Neo-Gothic ilk yapıların Avrupa’da görüldüğü bu yıllarda, Koloni de kimliğini, bir başka deyimle Anglo-Saxon dünyaya aitliğini bu stilleri benimseyerek göstermeye çalışmıştır. Kökeni İngiltere olan Endüstri devrimi Sidney mimarisini biraz geriden gelerek, ancak ondokuzuncu yüzyıldan sonra etkileyebilmiştir. Bu dönemde binaların atölyelere dönüştürülmesi, demir yollarında genişleme ve istasyon binaları yapımında bir hızlanma görülmektedir. Bu binalar çoğunlukla çelik ve dökme demir gibi yeni malzemeler kullanılarak, ancak yine bir ‘ithal’ tarz olan İtalyan-Cottage sitilinde yapılmıştır. Yine bu dönemde, mimar James Barnet’ın ‘Garden Palace’ sergi binası, ahşap strüktürlü ve dökme demir kapılı olup, klasik sitilde yapılmıştır (1882 yılında bir yangında yok olmuştur). Sidney’in ilk çelik yapısı olan Equitable Life Assurance şirketinin ofis binası (George Caddesi’ndeki Societe Generale binası) Şikago’lu mimar E. W. Raht tarafından Romanesk tarzda yapılmıştır (1892).
Yirminci yüzyıla kadar Sidney de pek az özgün mimarlık örneği görülmektedir. Sidney’de yapılaşmanın ilk 70 yılının bu kimlik arayışı ile, Avrupa’da o yıllarda öne çıkan mimarlık akımlarının aynen uygulanmaya çalışıldığı, şehrin doğasına ve iklimine çokta adapte olamamış bir mimarlık üretimi olduğunu söyleyebiliriz. Hatta, Avustralya’nın önde gelen mimarlarından Prof. Leslie Wilkinson bile “Sidney için en uygun mimarlık Akdeniz usulü Georgian sitilidir” demiştir (1918).
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kadar da yine diğer mimarlık akımlarının etkilerini görmekteyiz. Örneğin Martin Place’taki Avustralya ve Yeni Zellanda Bankası’nın (ANZ) binası Mies von der Rohe’nin ünlü Seagram binasının bir kopyasıdır. Hatta Luna Park’ın Palyaço yüzlü büyük giriş kapısı, New York Chrysler binasından ödünç alınmış gibidir.
Sidney’in yirminci yüzyıldaki mimarları kökleri bir başka kıtada olan bir kültürle yaşadıkları coğrafyanın şartlarını sentezleyerek mimari üretmeyi başarmışlardır. Bu sentezin ilk başarılı örneklerini, Frank Loyd Wright ile yıllarca çalışmış olan Walter Burley Griffin vermiştir. Bu dönemde, şehir yavaş yavaş iklimi, bitki örtüsü ve en önemlisi de su ögesi ile ortaya çıkmaktadır. Su ile içiçe olmak, Sidney gibi pek çok haliç, plaj ve koyu olan bir şehir için oldukça önemlidir. Okyanusa veya nehire bakan manzaraya sahip, güneşten koruyacak geniş saçakları ve verandaları olan, katlanabilir büyük cam kapılarla, iç ve dış mekanı bir araya getiren bir mimari anlayış hakim hale gelmiştir Griffin’le birlikte.
Günümüz Avustralya’sının başarılı çağdaş mimarları, Glenn Murcutt, Alex Popov ve Peter Stutchbury ve diğerleri, uluslararası mimarlık ilkeleri ile bu şehrin karakterini bir araya getirmeyi çok güzel başarıyorlar. Örneğin Murcutt’un kırsal kesimde bulunan yapıları onun tabiri ile “yer yüzüne yavaşça dokunur” (touch the earth lightly) ışık ve hafiflik ilkesi ile tabiat içinde kaybolur gider. Popov’un evleri topoğrafyaya uyan, masif bir kütle gibi yükselirken, havada adeta asılı kalan bir çatı ile biter. Stutchbury’ in evleri ise yüksek mühendislik ürünü ve şeffaf yapılardır.
Kuşkusuz Sidney artık iklimini, bitki örtüsünü, coğrafyasını ve çok kültürlü yapısını sentezleyerek, kendine özgü mimarlık üreten bir şehir. Özellikle konut mimarisi çoğu kez (artık maalesef biz İstanbullular’ın unuttuğu veya unutmak zorunda bırakıldığı) bir kaç katlı, bahçeli ev boyutunda gerçekleşiyor. İmar ile ilgili olan tüm kurum ve kuruluşlar yeni oluşumlara öncülük etmeye çalışıyorlar, örneğin kuraklıkla mücadeleye uygun, ekonomik ve sürdürülebilir konut yapımı gibi. Bu konularda yerel yönetimler, küçük bir konut yapımından tutun da büyük bütçeli yapılara kadar, yeni yapılacak tüm binalara çeşitli yaptırımlar getiriyorlar. Bu konularda güzel çalışmalar ödüllendirilerek, sürdürülebilir ve ekonomik bina yapımı teşvik ediliyor.
Yazan: Figen Gül ([Only registered and activated users can see links])