Orijinalini görmek için tıklayınız : Kent Etiği


mimlioenel
25-11-2006, 22:53
Kent Etiği

[Only registered and activated users can see links]
Modern Mimarinin kenti ilgilendiren merkeziyetçi ve bütüncül ütopyalarının küçük ölçekte de olsa yaşama geçirilmesi, insan gereksinmelerinden hareket etmek yerine formel estetiğe (kapsamlı geometrilere) dayalı kentsel dönüşümlerin gerçekleşmesi, büyük anayollar yapımının geleneksel komşuluk ünitelerini, doğal plajları, vb yok etmesi, ve tüm bunların kentsel-insansal coğrafyada neden olduğu istenmeyen diğer sonuçlar üzerine, başta Jane Jacobs (The Death and Life of Great American Cities, 1961) olmak üzere, kent sosyologları, düşünürler ve doğrudan disiplinin içinden gelen meslek adamları 1960’lar sonrasında eleştirilerini yoğunlaştırdılar. Mimarlığı merkez alan disiplinler arası araştırmalar artmaya, insan ve toplum merkezli bulgular birikmeye başladı. 1960’ların sonlarında ve 70’li yılların başlarında EDRA, ICEP, IAPS, başta olmak üzere çevre-kent-mimari/kültür-toplum-insan arasındaki etkileşimleri irdeleyen araştırma kuruluşları ortaya çıktı. Postmodern kentsel eleştiriler yoğunlaşırken Postmodern mimarlık kuramcıları bunları daha kapsamlı siyasal gündemler arasında ele almaya giriştiler. Gözü dönmüş kapitalizm “bireycilik”le açımlanmaya başlayıp, sınırsız özgürlükler anlayışı içinde kamu alanına tecavüz etmeye başlayınca tartışmaların tam ortasına mimarın rolü ile ilgili görüşler, otonomi ve etik gibi kavramlar oturmaya başladı.

Mimarın rolü
Yansız konuşursak bu rol farklı biçimlerde düşünülebilir:

1. Mimarlık sosyal süreçlerin bir katalizörü değildir, dolayısıyla mimarın da toplumsal sorunların tanımlanması, çözümlenmesi ve çözüm yollarının önerilmesi gibi bir görevi olamaz.
2. Mevcut koşulların benimsetilmesinde ve statükonun korunmasında mimarlık bir doğrulama aracı olarak işletilebilir.
3. Mimarlık, toplumu tercih edilen değerlere ve geleceğe yumuşak yollardan yönlendirebilir.
4. Mimarlık, toplumu radikal olarak eleştirebilir ve topluma arzu edilen biçimi verebilir.

Kağıt üzerinde bu rollerin tümü kuramsal olarak önerilebilir ve savunulabilir. Ancak bu rollerin herhangi birisinin savunulabilmesi için öncelikle mimarlık bir sanat mıdır, yoksa bir hizmet türümüdür kararının verilmesi gerekir. Bu tartışma 1975’lerden beri mimarlık düşünürleri arasında önemli platformlarda ele alınmakta, giderek alevlenmekte, ve sonunda da gelip “mimarinin otonomisi” konusuna dayandırılmaktadır. Mimariyi bir biçimlendirme sanatı olarak algılayanlar, bu kaypak zeminde kalarak karşılıklı atışmakta; mimarinin içsel yapısı açısından önemli sayılabilecek ama mimarlık bir hizmet olarak düşünüldüğünde önemini yitiren bu konunun içine çağdaş düşünürleri de çekmektedirler.
Kanımca hizmet olarak algılanmadığı sürece mimarinin belli bir otonomisinin olup olup olmaması, ya da mimarlığın “yarı-otonom” bir disiplin sayılması bütünüyle derinliği olmayan bir tartışmadır.

Otonomi
Mimarinin otonomisi ne demektir? Mimarinin otonomisi kavramı, mimari biçimin kendine referanslı bir sistem olan mimarlığın kendi içsel ilişkilerinden ortaya çıktığını savunan, sosyo-kültürel, siyasi-ekonomik kaygılardan ve hatta yapı ve malzeme gibi sorunlardan soyutlanmış bir formalizm ile kabataslak örtüştürülen bir kavramdır. Gerek mimar gerekse gözlemci açısından mimarinin otonom olduğu saptaması yapılabilir veya böyle bir konum alınabilir. Mimarinin bu otonom yapısının hiçbir şey ifade etmeyen (ya da tersine çok anlamlı) soyut ve temsil özelliği olmayan (non-fiüratif) yaklaşımla daha da belirginleştiğini söyleyenler vardır. Postmodern kuramcılar ise Postmodern mimari söylem kapsamında hangi elemanların içsel ve söyleme özgü olduğunu araştırıp ortaya koymaya; biçim, işlev, malzeme ve tip kavramlarının önemli olup olmadığını sorgulamaya çabalarlar (bir özet için, bkz. The state of architecture at tha beginning of the 21st Century, 2003).

Farklı bakış açılarına sahip düşünürler otonominin yansız, eleştirel veya reaksiyoner olduğunu söyleyebilmektedirler. Yani, “otonomi” bakana göre farklılaşan biraz belirsizlikleri olan bir kavramdır.

Mimarinin otonomisi var mıdır? Olması mümkün müdür ve eğer mümkünse ahlaki midir? Mimarinin bu Postmodern irdelenme biçimi halka bir şeyler söyleyebilir mi, mimari bu yolla eleştirel olabilir mi? Bunlar yakın dönemlerde güncellik kazanmış ve güncelliğini yitirmemiş sorulardır.

Bernard Tschumi (Architecture and Transgression, 1976) ‘Mimarlık asla tam olarak kendine referanslı bir sistem değildir. Kültürden bağımsızlık ve hizmet arasında; tefekkür ve alışkanlık arasında gider gelir…’ demiştir. Ayrıca, biliyoruz ki mimari, görsel sanat yapıtlarından çok farklıdır: görsel sanat yapıtları resim galerilerinde asılı dururken, Walter Benjamin’in de dikkatimizi çok önceden çektiği gibi mimarlık yaşamın mekanıdır ve modern kentte genellikle yaşamsal ve görsel alanda bir tür “farkın ayırt edilmesi”, “dikkatin çekilmesi” yoluyla algılanır. İnsanın gündelik yaşamına çabucak katılır mimarlık. Önce toprak kazılır, kaldırımlar geçit vermez; sonra duraksarız kapısının önünde, ayağımızı eşiğe koyar, çantamızdan bir şeyler çıkarırız örneğin, ve böylece bizim olur mimarlık, hiçbir Gaugen’in olamayacağı kadar.

Nesbitt (“Introduction”, Theorizing A New Agenda…1996) der ki; Tschumi belki de Frankfurt Okulundan Adorno’nun “sorumlu sanat”, yani gelişmeden yana ve açıkça siyasi sanat kavramına da gönderme yapıyor olabilir. Neo-Marxist Adorno “Commitment” (1962) konulu eserinde ‘sanatta siyasi direniş ancak otonomi ile sağlanır’, demiştir (ibid.). Otonom sanat nasıl algılanabileceği ile değil kendi içsel yapısı ile ilgilenir. Böylece eleştirel işlevini daha uzun süre korur. Özetle, “sessiz” sanat direnmenin daha verimli bir yoludur. Oysa teslimiyetçi sanat tutucular tarafından daha kolay benimsenir ve buradaki “tanıdıklık” teşvik edilir. Bu “tanıdıklık” durumu siyasal görüşlerin her iki ucundaki partiler tarafından kolayca istismar edilebilir. Yani, özetle, ‘Modern sanat Postmodern sanattan direniş açısından daha iyidir’ demeye getiriyor, Adorno,

Fakat, mimarlık doğası gereği toplumun içinden gelir ve alışkanlıklar yoluyla tecrübe edilir. Bir başka deyişle, mimarlık toplumla antant kalmak gibi bir geleneğe sahiptir. Tıpkı diller gibi…. Mimarideki temsil dillerindeki konvansiyonları bozmak olanaklı mıdır? Bozmak, geleneksel dil yerine teknolojinin ortak esperantosunu kullanmak anlamına geliyorsa soyut dilin nasıl bir direniş aracı olabileceği düşündürücüdür. Dün neyse…çünkü dün daha önceki düne, aristokrasiye, oligarşiye ve teokrasiye karşı bir direnişti. Ya bu gün? Bu gün soyut dil küreselleşmenin makine diline tam bir uyum anlamına gelmez mi? Bu yüzden Adorno’nun görüşlerini tam anlamıyla inandırıcı bulmak zordur. Fakat Adorno’nun savı ile neredeyse tam olarak örtüşen Tadao Ando da ‘yalın ve temsillerden arınmış mimarinin gözlemcide daha ruhsal ve duygusal uyanışlara yol açacağını’ ileri sürer (Toward new horizons in architecture, 1991 ve UIA 2005 konuşması). Bu şekilde açıklanınca ikna olmak daha kolay gibi görünüyor. Ama bunun direniş veya toplumsal hizmet ile ilişkisini kurmak zor ve hatta olanaksızdır.

Diğer kuramcılardan VIA 10’un editörleri (“Postscript” Ethics and architecture, 1990) mimarlıkta otonomi kavramına karşı çıkarlar; ‘Mimari toplum tarafından anlaşılmak ve kullanılmak zorundadır, dolayısıyla gerçek anlamda otonomisinden söz edilemez. Bir başka deyişle, mimarlık halkıyla bir iletişim kurmalıdır, ve bu iletişimin içeriğini halkın ve mimarın paylaştığı ortak değerler oluşturur’ derler. Bu durumda “UYGUNLUK” önemli bir kavram olarak karşımıza çıkar. Uygunluk tartışmalara açık bir kavramdır ve ancak değerler sisteminin tartışılmasından uygunluk ölçütleri belirebilir. Tüm bunlar da kaygıları ETİK alana çeker.

Bana gelince; ben Modernleşme aşamalarına bağlı olarak mimarinin otonomisinin giderek arttığını düşünüyorum. Tıpkı Poststrüktüralist Foucault gibi, ben de gerek insanın gerekse yaratılarının toplum ve kültürden tam bağımsız olmadığını, ontolojik olarak mimarlığın toplumsal değerlerle belli ölçüde biçimlenmiş olduğunu ve fakat mimari sanatın, özgürlük ve bireysellik anlayışlarının gelişmesine koşut olarak giderek daha bireye özgü bir yaratıcılığa dönüştüğünü düşünüyorum. Fakat şunu da söylemeliyim ki mimari hiçbir zaman tam bağımlı da olmuş olamaz. Eğer olsaydı, özerk bir tarihi olmazdı her şeyden önce. Otonomisi olmayan ülkelerin siyasi tarihleri olmadığı gibi... Öyle değil mi?

Ancak, ben bu konularda mimari dilin otonom oluşu olmayışı kararının mimarlığın bir hizmet olmasıyla ilgisinin zayıf olduğunu düşünüyorum. Mimarinin salt bir dil, bir gösterge olarak tartışılması kanımca Postmodern bir yanılsama hatta aldatmacadır. Evet dilimizi halk anlarsa iyi olur, ama dilimiz karşısında halk hoş bir şaşkınlık geçirirse bu bence daha da hoş olur. Bazı bağlamlarda soyut dil seçmek çok yerinde olur, bazı bağlamlarda ise figüratif bir dil daha yerinde olur. Mimarlık jeofiziksel, kültürel-kentsel bir olgu ve bireysel bir uğraştır.

Dolayısıyla “UYGUNLUK” gibi başka yazılarımda (XII. Beş Yıllık kalkınma Planı-Konutta kalite raporu, TOKİ, 1996) ve araştırmalarımda üzerinde sıkça durduğum değerli bir kavramı “dil uygunluğu” şeklinde yorumlamak da çok indirgeyici ve yanıltıcı olur, diye düşünüyorum. Bence ETİK ve AHLAKİ olanı yap da dilini duruma uyarla!!!

Mimar Philip Bess ‘Mimarlıkla etik arasında özgün, içsel ve güçlü bir bağ vardır… Kentlerin kamusal ya da bireysel olsun, mutlaka bir etiği vardır’ der (Communitraianism and emotivism: two rival views of ethics and architecture, 1993). Bir toplumun başarıyla yoluna devam edebilmesi için paylaşılan değerleri olması gerektiğine işaret ederek demokratik toplumlarda Nietzchevari radikal bireyciliğin kamu yararının önüne geçtiğini belirtir. Bireycilik doğal olarak Modern Zeitgesit’in bir parçasıdır ama toplumsal değerler ve kamu yararı fikrinin zedelenmesinde büyük bir rol oynamıştır ve halen de oynamaktadır. Bu gün tüm toplumlar ortak yarar fikrini yeniden gözden geçirmek zorundadır. Ayrıca, unutulmamalıdır ki kamu yararından tüm bireyler yararlanır!!! Gönüllü davranış değişikliği fikrini yıllardır işlemekte olan Çevrecilerin de bu tavır değişikliğine şiddetle gereksinmeleri vardır.

Böyle bir sosyal mutabakat mimarlıkta temsil edilebilir ve uygulanabilir olduğunda mimarlık bu konuda çok şey yapabilir. Ama toplumun çok farklı yapılardan ve değerlerden oluşuyor olması bazı kuramcıları çaresiz kılmakta, bir kısmına da bu uzlaşım fazlasıyla merkeziyetçi ve tehditkar görünmektedir. İşte bu noktada etik alana giriyoruz.

Etik
Etik, ahlakla ilgili aksiyom ve edimlerin işleyişi veya genel kuramları konusunda insanların değerlendirme yapmaları ve karar vermeleriyle ilgili bir felsefe dalıdır. Yunancada ethikos (“moral”) ve ethos (“karakter”) zaten bir grup insanın veya bireyin değer sistemine veya değer yönetimi biçimine verilen addır. “Hıristiyan etiği” veya “etik olmayan davranış” gibi…(Americana, 1981)

Normatif etik, “değer kuramı” ve “zorunluluklar kuramı” gibi iki ayrı düzeyle ilgilidir:
Değer Kuramının monistik ve plüralistik kuramları vardır. Monistik tek kuram “hedonizm”dir. Plüralistik kuramlar buna ek olarak, mutluluk, güzellik, güç, varlık, şeref, gelir ve hizmetlerin eşit dağılımı, bilgi, dostluk ve çeşitli karakter özelliklerini eklerler (ibid.).

Diğer yandan, “Zorunluluk kuramları” teleolojik veya deontolojiktir. Teleolojide iki tavır vardır: kişinin kendi yararına olanı yapması, kişinin toplum yararına olanı yapması…Deontolojik yaklaşımda ise sonuçlardan ziyade edimleri etik olarak değerlendirmede niyet, motif, kural, kontrat, gibi kavramlar geçerli kavramlardır (ibid.).

Teolojik zorunluluk kuramlarının sezgisel olmayanlarında “iyi, doğru ve güzel” tanımlanır ve açımlanırlar. Buradaki zorluk rasyonelleştirme, mazeret bulma yoluyla inandırıcı olmadır….Normatif etiğin en büyük sorunu bu günün de hala en ciddi sorunudur. Bir şeyin gerçekten ‘değer’ olduğunu insanlığa nasıl açıklarsınız, hele de din sonrası toplumlarda? (İoanna Kuçuradi, İnsan ve değerleri, TFK, Ankara, 2003). Bu durum karşısında insanın aklına “Bilime bu gün her zamankinden daha fazla gereksinme mi var?” sorusu da geliyor.

Bu gelişmeler karşısında ahlaki olma zorunluluğunu ya da vicdan sızısını çeşitli yollardan hisseden tüm disiplinler gibi mimarlık da kendi etik kodlarını yapılandırmış, önce disipliner kümelerini sonra toplumları bunlara iknaya davet etmiştir.

Mesleki etik
AIA Etik kodları ve Mesleki Denetim Şartı (1993) mesleki mutabakat konusunda ilginç bir gelişmedir. Bağlayıcı olmayan ve fakat tüm üyelerinin ilke olarak uyma kararı aldığı bir takım maddelerden oluşur. Örneğin, “mimari etkinliklerin sonuçlarını peşinen değerlendirin”, örneğin, “ırk ayrımı yapacak gibi karalardan kaçının”, “doğal ve kültürel mirasa sahip çıkın”, “insan haklarından yana olun”, “sosyal olaylara katılın” vb…demektedir. En yakınlarda dağıtıma giren Mimarlar Odası Genel Merkez yayınından (Ulusal Mimarlık Politikaları, 2005) tüm Avrupa ülkelerinin ve hatta Malezya’nın kamu yararını ön plana çıkaran yazılı mutabakatları olduğu anlaşılmaktadır. Hani bizim ki?

Postmodern kuramcılar tarafından yapılan diğer etik bir öneri siyasete katılımdır. Ghirardo 1920’lerin Almanya ve Hollanda’sında hayata geçirilen Siedlungları (toplu konutları) örnek vererek Modern Mimarinin insanlığa katkısından söz eder, ve Modern Mimarinin Pürizminden çok asıl buna bakılması gerektiğini söyler. Ghirardo (“The Architecture of Deceit”, 1984) mimarinin bir hizmet olduğunu ve bu rolün hakkının verilmesi gerektiğini ifade eder. Siyasi amaç, sosyal gerçeklik ve bina arasındaki ilişkileri inceler, ve kim için nerede, nasıl, niçin gibi sorular çerçevesinde mimarın kendi rolünü gözden geçirmesi gerektiğini ve tersinin etik olmadığını savunur. Onun bu yaklaşımı tarihe kaçma gibi etiği yüzeysel yorumlayan kuramcılardan çok farklıdır. 20.yy ütopyacılığını hor gören kuramcıları şiddetle kınar. Ona göre, Postmodern mimarlarda Modern mimarların iyi niyeti, toplumculuğu-kamusalcılığı ve enerjisi yoktur. ‘Özlü bir mimariye geri dönmeliyiz’ der. Onun bu çağrısına “Yeşiller” de katılır.

Yüksek yoğunluktaki yerleşimlere karşı olan “Yeşil Mimari” hareketi doğayla olumlu ilişkiler kurulmasını öğütleyen ve örgütleyen bir harekettir. Çevreyi kirletmeyen, dönüşümlü, yenilenebilir enerji kaynaklarından yana olana bu hareketin başındaki mimar-çevreci William McDonough planetin “torunlarımıza miras” olduğunu söyler ki bu sözü artık sloganlaşmıştır.

Toparlarsak, mimari dilin toplum ile iletişimde önemli bir rol oynadığı yadsınmamakla birlikte bu dilin duruma, yere ve büyük ölçüde mimara bağlı olduğunu; dilin estetik değerinin soyut veya somut olmasından bağımsız olduğunu; mimari önermenin yapıldığı yerin özge dili ile bir diyalektik içinde ele alınmasının doğru sayılabileceğini; ve fakat bir hizmet olarak mimarinin etik anlamının mimari iletişim dilinin çok üstünde bir argüman olduğunu; iş bu nedenle ülkemizde de mimarlığın etik kodlarının zaman geçirilmeden saptanması ve yaptırımlarıyla birlikte (biz bunu hak ediyoruz!) kamu oyuna sunulmasında acele edilmesi gerektiğini söyleyebiliriz.
Yazan: Şengül Öymen Gür ([Only registered and activated users can see links])