N.SEZGİN
04-07-2008, 22:45
Gotik tarz ve tekniği ile yapılmış bir tapınağa doğru yürürseniz, ilk
önce onun; gök boşluğuna atılmış oklara benzeyen tepelerini, sivri ve
ince yapılı kulelerini; bu kulelerin etrafında küçük küçük ve hepsi
de sivri uçlu; pekçok kulecikten meydana gelmiş olduğunu görürsünüzffice:office" /><O:p></O:p>
Bu görünüşü ile bu tapınağı, bir ormana benzetirsiniz. Tapınağın
kuleleri ve kuleciklerini de sanki, ağlayan yeryüzünün, boşluklara
haykıran yeryüzü insanlarının göklere kaldırılmış ellerinin
parmakları imiş gibi hayal edebilirsiniz. Bu görünüş üstünde her şey,
sanki, vücutları katılaşmış, sesleri donmuş insanların haykırış ve
çığlıklarıdır. Bütün kuleler ve kulecikler, sanki "göklere yalvaran
ve göklerden imdat isteyen" insanların maddeleşmiş dualarıdır. Bu
kuleler ve kulecikler; sanki Tanrı'ya el açmış. O'ndan mucizeler
bekleyen milyonlarca insanın elleri, başları ve gövdeleridir.
Anıt-tapınağı tamamıyla yaklaşınca; onun her yanındaki duvarlarının
uzunlukları boyunca, dış taraftan birer destek ve dayanak olmak için,
yer yer taş duvarlarla pekiştirildiğini görürsünüz. Tapınağın asıl
duvarları ise; yerden yukarı doğru, diklemesine öyle yükseltilmiştir
ki; ilk bakışta, bu duvarlar, insanda, sanki yakılacakmış gibi bir
korku uyandırmaktadır. Ve, belki bu korkuyu gidermek için, tapınağın
mimarları ve yapıcıları; bu duvarları, dıştan yer yer, ayrı birer
dayanak ve destekle ve adeta birer koltuk değneyi şeklinde, büyük
taşlarla örülmüş güvenlik duvarlarıyla asla yakılmayacak bir duruma
getirmişlerdir. Ve, sanki bu tedbirle de, tapınağın duvarlarına bakan
insanlarda, ilk anda uyanan yıkılma korkusunu gidermek istemişlerdir.
Bu düşünce, gerçekten, büyük bir anlam taşımaktadır. Bu tedbir, kendi
kendilerine ve tek başlarına ayakta duramayan ve mutlak surette
başkalarının desteğine ihtiyaç duyan o zamanki insanların
güçsüzlüklerini anlatan apaçık ve somut bir belirti sayılacak
anlamları hatırlatmaktadır.
Tapınakların dış duvarlarına örülmüş bulunan çok sağlam, taş destek
ve dayanak duvarları ise; tapınaklar gibi, o çağ insanlarının da,
koltuk değneklerine, başkalarının yardımlarına ve ansızın belirecek
mucizelere ihtiyaçları olduğunu anlatan birer belge değerindedir.
Tapınakların duvarlarından başka, kornişleri de- tuhaflıklarıyla-
dikkati çekmektedir. İnsan, bunlara bakar bakmaz; hepsi de acayip
biçim ve şekilleri ile insana; çok çirkin suratlı yaratıkların -
birer hayalet gibi- oralarda dolaşıp kaynaştıklarını ve korkunç
bakışlar ve hareketlerle kendisine saldırmak ister gibi işaretler ve
davranışlar yaptıklarını görür gibi olur. Bu acayip şekillerdeki
korkunç hayaletler; insanı ve insanın bu dünyadaki hayatını -baştan
sonuna ve doğumundan ölümüne kadar- dolduran ve öteki dünyaya kadar
izleyerek peşinden koşup gelen korku ve dehşet'lerin sembolü
sayılabilir. Tapınak içindeki sütunlar, sizin üzerinizde, ilk bakışta
ucu-bucağı yokmuş anlamını aklınıza getiren, tapınağın bütün iç
alanını, bir orman gibi doldurulmuş etkisi yapar. Tapınağın içi; çok
büyüktür, çok geniştir ama; insan burada dolaşırken bir darlık, bir
sıkıntı duygusuna kendini kaptırır; sıkıntı içinde kalır; nefes
alamaz gibi olur. Burada, insanın içini kaplayan sıkıntı duygusu;
dünyada karşılaştığı ve ömrü boyunca karşılaşacağı türlü engelleri,
setleri, yamaçları, inişli çıkışlı yolları ve uçurumları, başına
gelebilecek belaları ve musibetleri... Ve, sayısız engelleri
hatırlatan birer sembol olarak kabul edilebilir.
Tapınağın damları ve kubbeleri; -Salisbury Cathedrali'nde olduğu gibi-
oklar şeklinde inceltilmiş ve sivritilmiş demiştik. Pencereleri de
öyledir. Tapınağın dışında ve içinde görülen her şey; tapınağa giren
insalar gibi; gökyüzü boşluğuna doğru uzanmıştır. Tapınağın
pencerelerine doğru baktığınız zaman; hayret etmekten kendinizi
alamazsınız. Sayısız denilecek kadar çok pencere görürsünüz. Ve
bunların hepsi; büyük çapta tutulmuştur, yüksektir ve neredeyse
tapınağın iç duvarları kadar geniştir. Fakat buna rağmen; tapınağın
içi loştur ve adeta karanlıktır. Hatta, en aydınlık ve güneşli
günlerde bile güneş ışınlarını içeriye yansıtamamaktadır. Bunun
nedeni: Pencerenin renkli camlarla kapanmış olması ve ayrıca;
pencerelerin içlerine de türlü dinsel biblolar, heykelcikler,
resimler, levhalar ve tablolar konulmuş olmasındandır. Ancak; dıştan
bol ışık yansıtmadıkları halde, tapınakların hemen bütün pencereleri;
insanı şaşırtacak derecede güzeldir. Onlara bir kere bakan; gözlerin
kolay kolay onlardan ayırmak istemez. Camların renkleri ve renklerin
çeşit tonlarının yanyana getirilişi, eritilerek dökülmüş gibi, iç-içe
uyumlu bir tarzda kaynaştırılmış olması! Bütün bunlar, insanda bir
şiir, bir müzik dinliyormuş etkisi yapar. İnsan bunlara baktıkça,
büyülenmiş gibi olur.
<O:p></O:p>
Ortaçağ tapınaklarını duvarlarına işlenmiş veya asılmış resimlere ve
duvarların oyuklarına konulmuş heykellere, heykelciklere bakarsanız;
bunlardaki figürlerin hemen hepsinin iç ve dış ölçüleri arasındaki
uyuşmazlık, gözlerinize hemen çarpar. Heykeller; ölçüsüz derecede dar
ve basık oldukları için, bir kalıba dökülerek elde edilmiş oldukları
izlenimine kendinizi kaptırırsınız. Bunun nedeni; sanatkarların
acemilikleri ya da heykeltraşların görünüşlerinin kusurlu oluşu
değildir. Asıl neden; çok daha derinlerdedir: Bu durum bize; Ortaçağ
insanlarının çok ağır ruhsal baskılar altında tutulduklarını,
ruhlarının adeta ağır silindirlerle ezilerek şekilsizleştirildiği
anlatmaktadır. Bu durum bize; çok ağır yaşama koşullarının, Ortaçağ
insanlarına rahat bir nefes aldırmadığını; onları ezildiğini,
boğduğunu ve bu zavallı insanların -kendilerine yapılan- bütün
baskılara ve haksızlıklara hiçbir direnmede bulunamadıklarını, hiçbir
karşı hareket yapamadıklarını; direnme yerine, kendi kabukları içine
çekildiklerini, büzüle büzüle öz şekillerini kaybettiklerini;
insanlıktan çıkarak birer "hiç" haline geldiklerine ve getirdiklerini
anlatmaktadır.
İnsan, bu heykellere baktıkça, Ortaçağ insanlarının yaşama ve
varlıklarını devam ettirme koşulları karşısında duydukları korkuları,
daha iyi anlar ve dehşet içinde kalır. Ve sonra; bu insanların İsa'yı
niçin canlı veya tekrar dirildikten sonraki haliyle değil de, hep
çarmıha gerilmiş olarak-resimde ve heykelde- göstermiş olduklarını
daha iyi anlar. Aynı zamanda insan; Ortaçağ uluslarının "iyi"yi,
niçin daima kötülükler ve şerefsizliklerle gizlediklerini; "gerçek"i
türlü yalanlar ve riyalarla yoketmek çabasında olduklarını"; "güzel"i
ve "güzellik"i, niçin hep çirkin ve iğrenç maksatlarla gözlerden
saklamaya çalıştıklarını daha iyi anlar. Ve, ne acıdır ki, bu ruh
çöküntüsü hali ile, ağır hayat koşulları içinde
yaşarken "iyi"nin, "gerçek"in, "güzel"in ve "güzellik"in varlığından
haberi daha olmaz. Ve, pek tabiidir ki; insan, ilk bakışta
bunlarda: "İyilik'te, "gerçek'te, "güzel"de ve "güzellik'te"
gizlenmiş bulunan değerleri ve anlamları kavrayamaz; etrafında
gördüklerinden habersizmiş gibi yaşar ve hiçbir şeye sevinemez. Hep
korku içindedir ve korku içinde yaşamaktadır. Bunun içindir ki;
Ortaçağ'da yaşayan insanlar; tapınaklarını süslemede kullandıkları
resim ve tasvirler arasında en çok "Korkunç Mahkeme", "Cehennem
Azabı", "Ölüm Alayı" gibi sahne ve olayları canlandıran tablolara yer
vermişlerdir. Buna bakarak denilebilir ki, Ortaçağ'ın biricik
sembolü "Yaşayan İnsan" değil; "Mevla'nın Kafası" kabul edilmiş sözü
de hikmet ve felsefenin temeli sayılmıştır.
Bütün bu korkunç semboller, hep eski ve ölmüş Roma'dan artakalan
gölgeler ve hayallerden ibaretti. Bütün bunlar; eski Roma'nın birer
birer ezip yokettiği çeşitli değerlerin ve insan kişiliğinin
gölgeleri ve kalıntıları idi. Yalnız bu kadar değil; o çağlarda,
insanla beraber insanlık da yokedilmek istenmişti. İnsanın uyanık
olması, gereken ruhu, tamamıyla uyuşturulmuş ve bu ruhun sahibi olan
insan; boğulmuş ve ölmüş sayılacak derecede hareketsizleştirilmiş
bayıltılmıştı. Ve, insanların gözleri; artık hiçbir şey görmemek
üzere kapatılarak karartılmış; dimağları söndürülerek çalışmaz hale
getirilmişti. Gözlerden başka, dimağları ve ruhları da karanlıklar
içinde bırakılmıştı. Ama, bütün bunlar yapılırken, birşey
unutulmuştu. Evet, unutulmuştu ki; insan ruhu denilen görünmez
varlık, belki baskı altına alınabilirdi ve belki uzun süre baskı
altında tutulabilirdi. Ama hiç bir kuvvet onu, kesin olarak öldüremez
ve yokedemezdi. Bu nedenledir ki; ne Roma ne de Bizans, bütün
baskılara rağmen insan ruhunu boğamamış, zehirleyememişti. Binlerce
yıl sonra ve Ortaçağ'da dahi, Ortaçağ insanının ruhunu öldürmek,
yoketmek şöyle dursun; ruhunu tamamiyle uyuşturmak da mümkün
olamamıştı. Roma tarafından zincirlere vurularak kıskıvrak bağlanan
insan ruhunun; günün birinde, bu zincirleri kırıp parçalayacağı da
düşünülmemişti.
Ve... Çok geçmeden o gün, geldi: Bunaltılmış ve bayıltılmak
istenilen "insan ruhu" baskılarından kurtuldu; çok güzel görünüşü ile
Hellada'nın dahi-bir zamanlar- ummadığı ve görmediği bir güç ve
güzellikle meydana çıktı. Bu güzelleşmiş ve güçlenmiş ruhu sezen
barbarlar bile- kötü alışkanlıklarını bırakmak ve barbarlıktan
kurtulmak için-çaba harcamak zorunda kaldılar. Vaktiyle, Hellada'da
ve Roma'da, bütün elemanları ve nitelikleri yavaş yavaş meydana
çıkarılmış olan insan ruhunun güzellikleri tekrar yeniden keşfedildi.
Böylelikle, Ortaçağ'ın ortalığa yaydığı-insanların ruhlarını karartan
ve duygularını söndüren- yoğun kara bulutlar dağılıp artan bir hızla
seyrekleşmeye ve bu olayla birlikte, insanların zihinlerinde bir
uyanıklık belirmeye başladı.
Bu; güzel bir başlangıç oldu: Ufuklar, yavaş yavaş açıldı. Kara
bulutlar yavaş yavaş seyrekleşti. Ufuklarla gökler, güzel bir fecirle
ağardı. Ortalık aydınlağa kavuşmaya başladı. Bunun arkasından da
reform çağının parlak güneşli sabahı doğdu<O:p></O:p>
<O:p></O:p>
önce onun; gök boşluğuna atılmış oklara benzeyen tepelerini, sivri ve
ince yapılı kulelerini; bu kulelerin etrafında küçük küçük ve hepsi
de sivri uçlu; pekçok kulecikten meydana gelmiş olduğunu görürsünüzffice:office" /><O:p></O:p>
Bu görünüşü ile bu tapınağı, bir ormana benzetirsiniz. Tapınağın
kuleleri ve kuleciklerini de sanki, ağlayan yeryüzünün, boşluklara
haykıran yeryüzü insanlarının göklere kaldırılmış ellerinin
parmakları imiş gibi hayal edebilirsiniz. Bu görünüş üstünde her şey,
sanki, vücutları katılaşmış, sesleri donmuş insanların haykırış ve
çığlıklarıdır. Bütün kuleler ve kulecikler, sanki "göklere yalvaran
ve göklerden imdat isteyen" insanların maddeleşmiş dualarıdır. Bu
kuleler ve kulecikler; sanki Tanrı'ya el açmış. O'ndan mucizeler
bekleyen milyonlarca insanın elleri, başları ve gövdeleridir.
Anıt-tapınağı tamamıyla yaklaşınca; onun her yanındaki duvarlarının
uzunlukları boyunca, dış taraftan birer destek ve dayanak olmak için,
yer yer taş duvarlarla pekiştirildiğini görürsünüz. Tapınağın asıl
duvarları ise; yerden yukarı doğru, diklemesine öyle yükseltilmiştir
ki; ilk bakışta, bu duvarlar, insanda, sanki yakılacakmış gibi bir
korku uyandırmaktadır. Ve, belki bu korkuyu gidermek için, tapınağın
mimarları ve yapıcıları; bu duvarları, dıştan yer yer, ayrı birer
dayanak ve destekle ve adeta birer koltuk değneyi şeklinde, büyük
taşlarla örülmüş güvenlik duvarlarıyla asla yakılmayacak bir duruma
getirmişlerdir. Ve, sanki bu tedbirle de, tapınağın duvarlarına bakan
insanlarda, ilk anda uyanan yıkılma korkusunu gidermek istemişlerdir.
Bu düşünce, gerçekten, büyük bir anlam taşımaktadır. Bu tedbir, kendi
kendilerine ve tek başlarına ayakta duramayan ve mutlak surette
başkalarının desteğine ihtiyaç duyan o zamanki insanların
güçsüzlüklerini anlatan apaçık ve somut bir belirti sayılacak
anlamları hatırlatmaktadır.
Tapınakların dış duvarlarına örülmüş bulunan çok sağlam, taş destek
ve dayanak duvarları ise; tapınaklar gibi, o çağ insanlarının da,
koltuk değneklerine, başkalarının yardımlarına ve ansızın belirecek
mucizelere ihtiyaçları olduğunu anlatan birer belge değerindedir.
Tapınakların duvarlarından başka, kornişleri de- tuhaflıklarıyla-
dikkati çekmektedir. İnsan, bunlara bakar bakmaz; hepsi de acayip
biçim ve şekilleri ile insana; çok çirkin suratlı yaratıkların -
birer hayalet gibi- oralarda dolaşıp kaynaştıklarını ve korkunç
bakışlar ve hareketlerle kendisine saldırmak ister gibi işaretler ve
davranışlar yaptıklarını görür gibi olur. Bu acayip şekillerdeki
korkunç hayaletler; insanı ve insanın bu dünyadaki hayatını -baştan
sonuna ve doğumundan ölümüne kadar- dolduran ve öteki dünyaya kadar
izleyerek peşinden koşup gelen korku ve dehşet'lerin sembolü
sayılabilir. Tapınak içindeki sütunlar, sizin üzerinizde, ilk bakışta
ucu-bucağı yokmuş anlamını aklınıza getiren, tapınağın bütün iç
alanını, bir orman gibi doldurulmuş etkisi yapar. Tapınağın içi; çok
büyüktür, çok geniştir ama; insan burada dolaşırken bir darlık, bir
sıkıntı duygusuna kendini kaptırır; sıkıntı içinde kalır; nefes
alamaz gibi olur. Burada, insanın içini kaplayan sıkıntı duygusu;
dünyada karşılaştığı ve ömrü boyunca karşılaşacağı türlü engelleri,
setleri, yamaçları, inişli çıkışlı yolları ve uçurumları, başına
gelebilecek belaları ve musibetleri... Ve, sayısız engelleri
hatırlatan birer sembol olarak kabul edilebilir.
Tapınağın damları ve kubbeleri; -Salisbury Cathedrali'nde olduğu gibi-
oklar şeklinde inceltilmiş ve sivritilmiş demiştik. Pencereleri de
öyledir. Tapınağın dışında ve içinde görülen her şey; tapınağa giren
insalar gibi; gökyüzü boşluğuna doğru uzanmıştır. Tapınağın
pencerelerine doğru baktığınız zaman; hayret etmekten kendinizi
alamazsınız. Sayısız denilecek kadar çok pencere görürsünüz. Ve
bunların hepsi; büyük çapta tutulmuştur, yüksektir ve neredeyse
tapınağın iç duvarları kadar geniştir. Fakat buna rağmen; tapınağın
içi loştur ve adeta karanlıktır. Hatta, en aydınlık ve güneşli
günlerde bile güneş ışınlarını içeriye yansıtamamaktadır. Bunun
nedeni: Pencerenin renkli camlarla kapanmış olması ve ayrıca;
pencerelerin içlerine de türlü dinsel biblolar, heykelcikler,
resimler, levhalar ve tablolar konulmuş olmasındandır. Ancak; dıştan
bol ışık yansıtmadıkları halde, tapınakların hemen bütün pencereleri;
insanı şaşırtacak derecede güzeldir. Onlara bir kere bakan; gözlerin
kolay kolay onlardan ayırmak istemez. Camların renkleri ve renklerin
çeşit tonlarının yanyana getirilişi, eritilerek dökülmüş gibi, iç-içe
uyumlu bir tarzda kaynaştırılmış olması! Bütün bunlar, insanda bir
şiir, bir müzik dinliyormuş etkisi yapar. İnsan bunlara baktıkça,
büyülenmiş gibi olur.
<O:p></O:p>
Ortaçağ tapınaklarını duvarlarına işlenmiş veya asılmış resimlere ve
duvarların oyuklarına konulmuş heykellere, heykelciklere bakarsanız;
bunlardaki figürlerin hemen hepsinin iç ve dış ölçüleri arasındaki
uyuşmazlık, gözlerinize hemen çarpar. Heykeller; ölçüsüz derecede dar
ve basık oldukları için, bir kalıba dökülerek elde edilmiş oldukları
izlenimine kendinizi kaptırırsınız. Bunun nedeni; sanatkarların
acemilikleri ya da heykeltraşların görünüşlerinin kusurlu oluşu
değildir. Asıl neden; çok daha derinlerdedir: Bu durum bize; Ortaçağ
insanlarının çok ağır ruhsal baskılar altında tutulduklarını,
ruhlarının adeta ağır silindirlerle ezilerek şekilsizleştirildiği
anlatmaktadır. Bu durum bize; çok ağır yaşama koşullarının, Ortaçağ
insanlarına rahat bir nefes aldırmadığını; onları ezildiğini,
boğduğunu ve bu zavallı insanların -kendilerine yapılan- bütün
baskılara ve haksızlıklara hiçbir direnmede bulunamadıklarını, hiçbir
karşı hareket yapamadıklarını; direnme yerine, kendi kabukları içine
çekildiklerini, büzüle büzüle öz şekillerini kaybettiklerini;
insanlıktan çıkarak birer "hiç" haline geldiklerine ve getirdiklerini
anlatmaktadır.
İnsan, bu heykellere baktıkça, Ortaçağ insanlarının yaşama ve
varlıklarını devam ettirme koşulları karşısında duydukları korkuları,
daha iyi anlar ve dehşet içinde kalır. Ve sonra; bu insanların İsa'yı
niçin canlı veya tekrar dirildikten sonraki haliyle değil de, hep
çarmıha gerilmiş olarak-resimde ve heykelde- göstermiş olduklarını
daha iyi anlar. Aynı zamanda insan; Ortaçağ uluslarının "iyi"yi,
niçin daima kötülükler ve şerefsizliklerle gizlediklerini; "gerçek"i
türlü yalanlar ve riyalarla yoketmek çabasında olduklarını"; "güzel"i
ve "güzellik"i, niçin hep çirkin ve iğrenç maksatlarla gözlerden
saklamaya çalıştıklarını daha iyi anlar. Ve, ne acıdır ki, bu ruh
çöküntüsü hali ile, ağır hayat koşulları içinde
yaşarken "iyi"nin, "gerçek"in, "güzel"in ve "güzellik"in varlığından
haberi daha olmaz. Ve, pek tabiidir ki; insan, ilk bakışta
bunlarda: "İyilik'te, "gerçek'te, "güzel"de ve "güzellik'te"
gizlenmiş bulunan değerleri ve anlamları kavrayamaz; etrafında
gördüklerinden habersizmiş gibi yaşar ve hiçbir şeye sevinemez. Hep
korku içindedir ve korku içinde yaşamaktadır. Bunun içindir ki;
Ortaçağ'da yaşayan insanlar; tapınaklarını süslemede kullandıkları
resim ve tasvirler arasında en çok "Korkunç Mahkeme", "Cehennem
Azabı", "Ölüm Alayı" gibi sahne ve olayları canlandıran tablolara yer
vermişlerdir. Buna bakarak denilebilir ki, Ortaçağ'ın biricik
sembolü "Yaşayan İnsan" değil; "Mevla'nın Kafası" kabul edilmiş sözü
de hikmet ve felsefenin temeli sayılmıştır.
Bütün bu korkunç semboller, hep eski ve ölmüş Roma'dan artakalan
gölgeler ve hayallerden ibaretti. Bütün bunlar; eski Roma'nın birer
birer ezip yokettiği çeşitli değerlerin ve insan kişiliğinin
gölgeleri ve kalıntıları idi. Yalnız bu kadar değil; o çağlarda,
insanla beraber insanlık da yokedilmek istenmişti. İnsanın uyanık
olması, gereken ruhu, tamamıyla uyuşturulmuş ve bu ruhun sahibi olan
insan; boğulmuş ve ölmüş sayılacak derecede hareketsizleştirilmiş
bayıltılmıştı. Ve, insanların gözleri; artık hiçbir şey görmemek
üzere kapatılarak karartılmış; dimağları söndürülerek çalışmaz hale
getirilmişti. Gözlerden başka, dimağları ve ruhları da karanlıklar
içinde bırakılmıştı. Ama, bütün bunlar yapılırken, birşey
unutulmuştu. Evet, unutulmuştu ki; insan ruhu denilen görünmez
varlık, belki baskı altına alınabilirdi ve belki uzun süre baskı
altında tutulabilirdi. Ama hiç bir kuvvet onu, kesin olarak öldüremez
ve yokedemezdi. Bu nedenledir ki; ne Roma ne de Bizans, bütün
baskılara rağmen insan ruhunu boğamamış, zehirleyememişti. Binlerce
yıl sonra ve Ortaçağ'da dahi, Ortaçağ insanının ruhunu öldürmek,
yoketmek şöyle dursun; ruhunu tamamiyle uyuşturmak da mümkün
olamamıştı. Roma tarafından zincirlere vurularak kıskıvrak bağlanan
insan ruhunun; günün birinde, bu zincirleri kırıp parçalayacağı da
düşünülmemişti.
Ve... Çok geçmeden o gün, geldi: Bunaltılmış ve bayıltılmak
istenilen "insan ruhu" baskılarından kurtuldu; çok güzel görünüşü ile
Hellada'nın dahi-bir zamanlar- ummadığı ve görmediği bir güç ve
güzellikle meydana çıktı. Bu güzelleşmiş ve güçlenmiş ruhu sezen
barbarlar bile- kötü alışkanlıklarını bırakmak ve barbarlıktan
kurtulmak için-çaba harcamak zorunda kaldılar. Vaktiyle, Hellada'da
ve Roma'da, bütün elemanları ve nitelikleri yavaş yavaş meydana
çıkarılmış olan insan ruhunun güzellikleri tekrar yeniden keşfedildi.
Böylelikle, Ortaçağ'ın ortalığa yaydığı-insanların ruhlarını karartan
ve duygularını söndüren- yoğun kara bulutlar dağılıp artan bir hızla
seyrekleşmeye ve bu olayla birlikte, insanların zihinlerinde bir
uyanıklık belirmeye başladı.
Bu; güzel bir başlangıç oldu: Ufuklar, yavaş yavaş açıldı. Kara
bulutlar yavaş yavaş seyrekleşti. Ufuklarla gökler, güzel bir fecirle
ağardı. Ortalık aydınlağa kavuşmaya başladı. Bunun arkasından da
reform çağının parlak güneşli sabahı doğdu<O:p></O:p>
<O:p></O:p>